.... ....

Kanuni Sultan Süleyman demiş ki;

    "Kadd-i yari kimi halkın serv okur kimi elif
     Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif"

Her ne kadar "rivayet muhtelif" olsa da; evvela gerçeğin kendi dili var ki bu dil, hads (sezgi) ile idrak olunur. Realiteyi anlamak bakımından Heraklit haklıdır: 'Eşya devamlı bir değişme ve oluş halindedir; aynı ırmakta iki kere yıkanazsınız'. (Heraklit'in aşırı giden bir müridi, "hatta bir kere de yıkanamsınız" demişti.) Bunun mana ve mazmunu şu ki, durmadan değişen şeyler zihin tarafından kavranamaz ve anlaşılamaz. Böyle bir realite, ancak sezilebilir! Heraklit: "Güneş her gün yeniden doğar" diyordu. ("Külle yevmin hüve fi şe'n" ayetinde ifade edilği gibi, Allah kainatı her an yeniden yaratmaktadır; her an yeni bir "oluş"tadır ve her şey durmadan yenilenmekte ve değişmektedir.)

Büyük şairler işte bu realitenin, tabiatın ve varlığın, normal dil ile esrarına nüfuz edilemeyen-sırlarını, konuşturmasını bilirler. Bugün kullandığımız günlük dilin bütün kelimeleri ilk yaratıldıkları zamanlarda "şiir dili"ne ait ilham mahsulü kelimelerdi. Kelimeler, gerçek bir şair için, lisanın içinde gizli olan bütün beşeri kültür ve tecrübeyi kullanarak, durmadan değişen ve oluş halindeki bu varlığın esrarını araştırma ve ona nüfuz etme vasıtasıdır: Şair ilhamına ve sempatisine tabi olarak ve lisan aletini kullanarak, varlığı anlar; ifade eder; kendinin ve hemcinslerinin idrak sahasını genişleterek, bir anlamda dünyayı yeniden biçimlendirmek suretiyle teshir eder (büyüler). Şair eşyayı isimlendirerek canlandıran insandır. İnsanın kelamı öğrendiği, her şeyin ismini öğrendiği ve o ismi kullanarak varlığı teshir etmeye çalıştığı, bir kelime ile "insan" olduğu zaman; kelimenin mazmunu ne idi ise, bugün de aynen odur; Kıpkı o ilk insan gibi, kelimelerle yalnızca kendimizi ifade etmekle kalmıyor; aynı zamanda onları kullanarak varlığı teshir etmeye; insanlara ve nesnelere nüfuz edip, onları etkilemeye (yani büyülemeye) çalışıyoruz. Biz hepimiz, az-çok, acemi veya usta, büyücüleriz. R.W.Emerson'un bir yerde dediği gibi: "Halk şiirden anlamayabilir ve hatta şiirden nefret etme fantazisi yapabilir; ama onların hepsi şair ve hepsi mistiktir" (şairdirler; çünkü hepsi sayısız sembol kullanırlar ve mistikdirler çünkü kelimelere inanırlar: sembolik dilevrenseldir; çünkü, dil zaten semboller sistemidir).Kelamın (dilin) bir mazmunu da budur.

Kısaca beşeri faaliyetlerimizin çoğunda lisan felsefesi nokta-i nazarından, tıpkı iptidailer gibi, biz dahi lisanı teshir (insanları yönlendirme ve nesnelere hükmetme) vasıtası olarak kullanıyoruz. Hz. Muhammed bir hadis-i  şerifinde buyuruyor ki, "İnne mine'ş-şi'ri le-hikmeten, inne mine'l-beyani le-sihren": "Şüphesiz şiir hikmettir, beyan sihirdir! " Elbette her şiir ve her söz değil... Kelam bizim, sırr-ı ekberi, o, bir türlü gizli manasına nüfuz edilemeyen (herkese açık olduğu halde hemen hemen hiç kimse tarafından görülemeyen) zuhurunun şiddetinden gaib olan sırrı, araştırma vasıtamızdır: Kelamın gerçek mazmunu budur.

==================================================
==================================================

    Gerçek şu ki; şiir dili normal dilden çok farklı bir dildir. Nesir dilinden farklı olması, bizde genellikle sanıldığı gibi, bir "edebi form farkı" (nesrin ve nazmın farklı olması yahut şiir üslubunun farkı) yüzünden değil; bilakis şiirin tamamen farklı bir dil olması sebebiyledir. Yani üslub sebebiyle, şiir üslubu taklit edilerek yazıldığı, yahut şiir formu içinde yazıldığı için ortaya çıkmaz şiir dili; aksine normal sağduyu ve aklın "discursive" (rasyonel, "akıl yürütme" şeklindeki) düşünce tarzından başka bir "hadsi" (sezgi mahiyetinde) düşüncenin eseri olduğu için, şiir dili dahi karakter olarak bu sezgici düşünceye benzemiştir. Önce cevher, sonra a'raz (suret, biçim) gelmektedir. Burada, Şairin dediği gibi: "Nağme-i dil, cevher-i gülden a'raz / Dilde yoktur senden özge bir garaz". Şiir dili bu sezgici düşüncenin eseri olduğu için, hadsin (yaratıcı muhayyilenin) özelliklerini iktisab etmek,ona benzemek durumundadır. Bu "yaratıcı muhayyile"nin mahiyeti üzerinde ayrıca durmak, düşünmek gerekir. Şimdilik, Th.Ribot'nun Yaratıcı Muhayyile isimli eserinde çok güzel yorumlar bulunduğunu söylemekle iktifa edeceğiz. Yalnız bu kadarını söyleyelim ki; şiirin nazım veya nesirle alakası yoktur.

==================================================
==================================================

Vezin ve kafiye, yalnızca şiirin yardımcı aletleri ve gelenekten gelen unsurlarıdır. Ritim, daima şiirde de nesirde de vardır. Hatta değerli bir münekkid diyor ki; "büyük ve güçlü bir nesrin ritmi, güzel şiirlerinki ile mukayese edilebilecek kadar kuvvetldir..." Ritim ile zamanın devri ritimleri arasındaki benzetme yanlıştır; çünkü bu, ritmi mekanik bir tekrar gibi anlamak demektir. Gerçek ritim, kelimelerin arkasındaki duygu ve düşüncenin kalitesi ve tazyiki yüzünden meydana gelen manidar bir vurgulamadır. Şiirde kafiye dahi asli bir unsur değildir. Gerçek bir tesiri ve lüzumu yoksa, bir şiirde kafiye olmazsa çok daha iyi olur. Halbuki şiiri kafiyeperdazlık sananlar çoktur. Kafiye "ritm"i, iç anlamdan doğan vurgulamayı kuvvetlendiren bir alet olarak görülebilir. Benzetmek caizse musikide de şekil unsurları olarak form, usul ve makam vardır.Elbette şiirinde formları var; usule mukabil vezni makam yerine de, "ayak" yahut "kafiye"si var. Diyelim ki beste yapacağız: formu, usulü, makamı seçtik; bu sabit şekiller zaten hazır; ama beste nerede? Şimdilerde arılar için hazır petekler var; arı petek yapmak için  uğraşmasın diye kovana hazır petek koyuyorlar; ama petek yenmez; maksat bal almaktır; öyle değil mi? Şiirde "kafiye, vezin form", yahut musikide "usul, makam, form" hazır petek gibidir. Gerçek şiir yahut musiki ise,"peteğin içinde"dir. Denebilir ki, "şimdilerde arıya şeker yediriyorlar, bal da sahte!" Elbette benzetme yerindeyse,modern şairlerin şiirleri de öyle; şimdiki şairlerin dünyası ve manevi gıdası farklı; mahsülu de ona göre; bal değil, keçiboynuzu olacak elbette. Form, vezin ve kafiye ilhamın getirdiği fikri "geliştirmek ve biçimlendirmek" içindir. Yoksa maksat petek değil, bal yemektir.

==================================================
==================================================

Kısacası, biz bir "şiir dili" ve "normal dil", "hadsi dil" (ilham eseri, sezgici) ve "discursive dil" (rasyonel, akıl yürütmeci) ayırımı yapıyoruz ve diyoruz ki, şiir dilinin (görünüşteki anlamın ötesinde bir anlamı olan ve ifadesi zor anlamları ifade etmek için kullanılan) sayısız mazmunları ve kendine mahsus, tabiri caizse, farklı bir grameri vardır. Çünkü şiir düşüncesi ve dili, normal düşünce ve dilden farklıdır. Bir İrgiliz edebiyat eserinde, çok alaycı bir ifade okumuştum, ne diyeceği sorulan yaşlı bir kadına şöyle söyletiyordu yazar: "Ne diyeceğimi nereden bilebilirm, daha söylemedim ki?" Şairi ilhamı söyletir. Toynbee'nin tabiri ile söylersek, 'şiir dili, vahyin diline benzer; anlamı semboliktir  çoğu zaman (yani mazmundur) ve aklın diline tercüme edilemez.'
     Bir Rus şairin dediği gibi:
    "Ne diyeceğimi kendim de bilmiyorum
     Tek bildiğim türkümün oluştuğudur."
 

 
==========================
* Yazarın "Varlığın Mana ve Mazmunu" isimli kitabından alınmıştır.