.... ....
:::::.. DOKUNMAYIN ŞİİRE! KALBİN ÇIKARI YÜCELERDEN OLUR ..:::::

İkibuçuk yaşındadır; kalın, kirli-beyaz badanalı, kaba ve serin duvarını hatırlamaktadır evin, bir de küçücük penceresini. Pencere göğe açılmaktadır, yüksektedir; ışığa, yukarı doğru bakmaktadır çünkü. Şiir ilk ziyaretini burada yapmıştır; “Ve anneyla çocuk, bir kere daha, el ele tuttular; güzelliği, Allah’ın merhametinden yayılan, tadına varılmaz bir büyük himaye içinde yürüdüler.” 1 Bu ziyaretten kalmadır; “Ne olacaksın okuldan sonra?” diye sorulunca; “Yıldız” demiştir, “Yıldız anlamında yıldız, gökteki yıldızlardan...” 2 Şiirin Zarifoğlu’na kalmak üzere gelişiyse Yaşamak’ta anlattığı bir tecrübesiyle olmuştur diyebiliriz: “... Bakındım neredeydi arkadaşlarım. Hiçbiri yoktu. Onbeş kişiden fazlaydık ve hiç gelmemişler gibi yoktular.
Kavrayıncaya kadar müthiş bocaladım.
...
Döndüm ve uzaklaştım.
Gelirken bir savaşçı gibi gelmiştim. Dönerken bir yenik değildim, küçük bir filozof olmuştum.” 3

Mahallenin kostak delikanlısının “Topraktan yeniden ağacın tepesine kadar düştüğü” 4 şiire sıçrama anıdır bu. Bir filozof olmuştur; ontik olandan ontolojik olana zorunlu yönelimin ilk işaretidir: Kendisiyle bir dönemeçte koşan iki çocuğun çarpıştığı gibi karşılaşmış, hangisinin kendisi olduğuna karar verememiştir.5 Bilmediği bir şey sarar onu, içinden başka bir insan çıkar ve ona yayılır.

O ilk yaşlarda, karanlık sokaklarda, gizli gizli ilk sigaralarını içtiği zamanlarda evreni düşünür. Evreni düşünür, mesafe deli divane eder zihnini. “Varlığımızın kutusu; beden” içindekinin kendisini tehlikeli bir şekilde zorladığını anlar. Sonsuzluğu kavramaya çalışır, “bir torbaya konmuş kedi” gibi çırpınmaktadır. Bunun hayretle idrakini aşarak bir hayranlığa dönüştüğünü görür. Kendi içine döner tecrübe. “Varlığın kutusu” bu kez de dıştan içe, en küçük zerresine doğru bükülür; başını sığdıracak genişlik bulamaz. 6 Bu çocuğun çizdiği saf, sevimli ve çocuk diliyle serilen gülücükler dolu dünya sermest eder onu. Hiç büyümez bu çocuk, hiç terketmez onu; yaşamak arzusunun önüne geçerek, bütün geleceğini açlıkla ondan önce yaşayıp bitirerek. Yazdıklarını da ona bırakmaz, elinden alıp o çocuk yazar. Yazarlık sevdasına tutulup diretirse içteki bütün kapıları çarparak gitmeye kalkar. 7 Bakış ani bir kıvrılmayla toprağa düşer, toprağa bağlılıktan olmaktadır bütün bunlar, yeryüzünü yırtarak atılır adımlar. Topraktan bakınca “taptaze bir ilkbahar dalının ucundaki tomurcuk” gibidir. Âleme, “büyük bütün”e sıcak sokulmaları başlar böylece; “küçük bütün”, “küçük âlem” insanın. Bütün rahmani ve nefsani etkilerin ayakları altında hisseder kendini. Söz/anlam “göğüs kafesine” düşmüştür, kalbe sokuluşlar başlar. Önce “kalbin ağır ağır ürperen suları üzerinde, dışardan düşmüş, neredeyse bir felaketten arta kalmış bir çöp” gibi hisseder kendini. Ne ki göğsün kafesine düşmüştür bir kez, kabaran su olmak ister sonra; o suda ıslanmak ve yanmak...8  
Su kanı çağırır, kanlı doğumları başlar böylece. Kan, sürekli vardır, kanı okşar ve kabartır, kan doğumdur çünkü; “olmak hevesi”mizi deprendirir, varoluşun kucağına atılır insan. Kan koyu kırmızıdır, şahsiyettir, özgürlüktür. Böylece içe dönük, kendi üzerine kurulan/yıkılan bir şiir söylemez o. Haldir, anın kendisidir, sürekli akan, devrenen ve devinen hayattır; bitmek tükenmez bir varoluşla kucaklanır. Sürekli hayatın içine, en küçük zerresine yayılır şiir. Hayat ve insan bir bütündür, ruh ya da beden, maddi ya da manevi biçiminde tek bir yöne yayılmaz. Bütün bağlam, bağlantı, uzam, zaman, ön ve son, cevher ve araz, ruh ve beden, madde ve mana, hayat ve memat her şeyiyle “insanlık durumu”dur şiire açılan, şiirde ifadesini bulan. Bu yüzden salt metafizik bir şiir değildir onunkisi. Bu anlamda kendi dönemindeki hiçbir söyleyişle, şiirle, şairle de (aralarında benzerlikler bulunsa bile) akrabalığı yoktur Zarifoğlu şiirinin.

Derin bir kavrayışla, şiir sorumluluğuyla filan da bir alıp verecegi yoktur Zarifoğlu’nun. “Yaşamak ağrısı” asılmıştır boynuna; işte o kadar. İlham da aramaz. İlham elindedir onun; söylemenin vakti geldiğinde söylenir. Zuhurata kalmış. “İnsanların yaşadığı bir programın” 9 şiir söyleme saati gelmiştir, işte. “Sınırında durmaya mecbur kaldığımız gerçek” 10 üzerimize bırakılmıştır. Ne olup biteceğini bilmeden, elbette bilmeden sağı solu kurcalamaya başlamıştır “onu asla terketmeyen ve hiç büyümeyen çocuk”. Bu kurcalama son parça sökülünceye dek sürecektir; son parça: Son nefes... Bu yalın hayat, insanlık halini asla eğitmeye, değiştirmeye, ehlîleştirmeye çalışmaz. Bu, şiiri kaybetmek anlamına gelir çünkü. Büyük olgulara ancak çocuk yanımızı koruyarak sahip olabiliriz. Hz. İsa (as)’a atfedilen bir sözde ifade edildiği gibi: “Her kim Tanrı’nın mülkünü bir çocuk saflığıyla kabul etmezse, oraya asla giremez.”

Öte yandan gündelik hayatın, yeni oluşum ve değişimlerin, kentin, çağın insana yabancı, “insanlık durumu”nu buran, bozan dağdasında “Yalnız Ardıç” gibi kendi kendisiyle başbaşa kalmıştır şair. Yavrularını kasabalara kadar yaymış Avrupa Medeniyeti’yle de “gövdesi yara dolu bir Şarklı” olarak yüzyüze getirir insanı bu: “Güçlü bir motora bağlı hafif oynak bir teker gibi başıboş korkunç bir hızla” dönmektedir varlığımız. 11  Ne yana  dönse o yana batan bu yalnızlık bir kaçış, içe çekiliş, bulantı, küsme vb. ruh durumlarının ifadesi değil, tersine en fıtrî hayliyle “insanlık durumu”na açılan bir başlangıçtır. İnsan’a yalnızca Yalnız Ardıç kadar kalışın, varlık sebebimize rabıtalı sıhhatli duygunun işaretidir. Bundandır ki, Yalnız Ardıç’ın Yalnız’ındaki “n” düşer ve “ı”nın uzatılmasıyla “Yalîzardıç” olur. “Bu değişiklik ani bir şaşkınlıkla başlar. Buna derhal bir hayranlık çalkantısı katılır. Bu çalkantının içine sevgi bir nehir gibi akmaya başlar. Bunlara derin ve dayanıklı bir yatak gereklidir. Bağlanma ve sadakat duygusu dövüldükçe kavileşen çelik gibi yatağını derinleştirmeye o zaman başlar. Ve bunların da üzerine, anaların ancak yavrularına duyduğu cinsten bir merhamet duygusu boşanır... Ve kendini oradakilerin mevcudundan ibaret tek bir beden gibi idrak etmeye başlar:
ikram et diyorsun dilin lağvolmuş
ikram olunsa sana menzil dayanmaz

sendeyim ben
gözlerini çevir bak
geçeceğim her menzil ben
ve ben varacağım son durak

...
açıl uykudan korkuyla otur heybetle oku

...
Evet O durdurur ancak
O’nunla dayanılır ancak
Ve O
Ancak O’nunla
Öteye kapımız açılır varılamaz anlara varılır.” 12 Varolanlar bir tek oluş, “Bir Oluş” olarak çıkıverirler karşımıza. Börtü-böcekle, insan ve hayvanla, bitki ve toprakla, gök ve yerle; tüm âlemlerle tek bir söz olup çıkar ve “varoluş türküsü”nü söyleriz. “Evinden kaçmış gibi, yeniden yuvaya, O’na, eşyanın ve mananın tek mirasçısına varmaya çabalıyoruz. Yıldızlar bu nedenle, içine yüzlerce dünya sığacak kadar büyük, saatler bunun için çalışıyor, ay bu yolculuk içinde ikiye yarıldı.” 13 “Çok yakında bir menzil vardır. Her şey orada ne bulacağına bağlıdır. Kişiye ya yol verirler sahrasına varsın, ya da ipini bir taşa bağlarlar, önüne incik boncuk koyarlar. Oraya varıncaya dek en onarılmazı; Kalbin ucu, hesap yapmaya başlamışsadır. O zaman mutluluklar bir baş ağrısı gibi gelir, ev yıkılması gibi de çeker gider.
Kalbin çıkarı yücelerden olur.” 14
Dört kutsal kelime duyulur:
“Acz
Nasip
Rahmet
Ölüm” 15
Dört kutsal kelime daha duyulur:
“Tutsaklık
Teklif
Kabul
Özgürlük“ 16
Ve dört kutsal kelime daha duyulur:
“Kendi sancağımdı tutunduğum
Zulmedince kendim
Lutfedince sen
Seni andım hamdettim sana taptım” 17
İçe dönüş ve harekete dönüş: Kalbe dönüş. Anne havadaki müziği tutmuştur. Hasret diner. Sımsıkı bir beyazın içindesinizdir artık. Işıklı yollarda koşarsınız; küçücük sarı çiçekler küçük temiz beyaz atlar küçücük şarkılar elele yokuşlar... 18

Zarifoğlu’nun tek bildiği türküsünün oluştuğudur. Varlık’tan uzaklaşmışız, sesini duymaz olmuşuz; mesafe çok açılmıştır. Arayı kapatmak gerek. Son nefesle, açık ara varlıkla... Varlık her yana sinmelidir. “Ben” fikri yoktur bunun içinde. Tepeleme bir şair gibi yaşar Zarifoğlu. Tenkidler de, teşvikler de şairin kendisindedir, çok tabii bir işleyişle.
Açıklamaktan perdelenmişizdir. Kelimeler de esasını bilmediğimiz bir şiir gibi vardır. 19 Onların kolay ele/ dile gelir oluşları daha çok perdelendiklerindendir. Bu nedenle, Zarifoğlu’nun anlaşılmaz şiirler yazdığı düşünülürken, kimi şiirlerinde “daha bir anlaşılır olduğu” düşüncesi yanılgıdır. “Korku ve Yakarış”ta yer alan şiirler daha anlaşılır filan değildir. Münasebetsizler elinden “mana yüzü” örtülmüştür.
Geldiğimiz noktada Zarifoğlu şiirinin “yalın halde” bir şiir olduğunu söyleyebiliriz. Yalın halde bir şiirdir, “hayret makamı”nda değil. Hayret, Varlığın ihtişamı karşısında duyulan şaşkınlıkla başlar. Bir yabancılaşmanın da ifadesidir aynı zamanda. Bir şeyin içine katılmışlığı değil, müşahedeyi ele verir yalnızca. Doğrudur, şiirdir bu. Nefesi şiir kokan bir başlangıç. Nitekim Mehmet Akif: "Şi'rin başı hilkatteki ahengi ezelmiş" der.

Zarifoğlu'nun şiiri, "şefkat ve muhabbet makamında bir şiir"dir.
Şefkat, 'annelik' duygusudur bilirsiniz; sevgi ve aşktan daha özgedir. Diyebiliriz ki, kâinât şefkat eseri varolmuştur ve varlığını şefkat üzre yürütmekte, muhafaza etmektedir. Şefkat zatîlik bilgisidir, özgürlüktür. Hep Birlikte oluşun, “büyük bütün”ün bilincidir. Şefkat sapasağlam, sarsılmaz yol “Fıtrat’ın Yolu”dur.

Zarifoğlu tüm varolanlarla, âlemlerle derin bir dostluk duygusuna sahiptir. Kolkola, yürek yüreğedir onlarla. Birliktedir hepsi, hepsiyle Birliktir. Her oluş ve dokunuşa Birlikte katılınır. Söz, şiir Birlikte koşulur, ahenge tutulur. Sarsılmaz bir muhabbet doğar bundan. Muhabbet, hemdem olmanın, içinde olmanın, ahenge katılmanın, giderek ahengin kendisi olmanın duygusudur. “Yalın hali”yle insan olmanın duygusu; fıtratın.



 
-----------------
1. Cahit zarifoğlu, Yaşamak, Beyan Yayınları, İstanbul 1990, s. 74
2. Yaşamak, s. 26
3. Yaşamak, s. 64
4. Yaşamak, s. 91
5. Yaşamak, s. 91
6. Yaşamak, s. 102-103
7. Yaşamak, s. 105
8. Yaşamak, s. 15
9. Yaşamak, s. 18
10. Yaşamak, s. 115-116
11. Yaşamak, s. 19
12. Yaşamak, s. 47-48, 54-55
13. Yaşamak, s. 100
14. Yaşamak, s. 123-124
15. Yaşamak, s. 80
16. Yaşamak, s. 80
17. Yaşamak, s. 80
18. Yaşamak, s. 160
19. Yaşamak, s. 99

yumruk
ali ömer akbulut
aliomer@zarifce.com