.... ....

    Şair ve Sokak

    Kimdi bu adam? Biz, hepimiz, onu neden bu kadar sevmiştik? Bu soruların herbiri diğerinden güzel yüzlerce cevabı var.Asıl cevaplar, yara soğuyunca, onun artık aramızda olmadığı gerçeği yüreğimizde yerli yerine oturunca verilecek.
    Şimdilik, kendimce önemli olduğunu sandığım birkaç noktaya  değinmek istiyorum. Bunlar ilerde Cahit Zarifoğlu'nun yazdıklarını tekrar okuyup değerlendirecekler için de önemliymiş, önemli olacakmış gibi geliyor bana.
    Köroğlu'nun hikayesini bilirsiniz. Bolu Beyi'ne götürdüğü cılız, gösterişsiz at yüzünden babasının gözleri kör edilmiştir. Babası atı alır, oğluna teslim eder. Atı bir ahırda bir yıl boyunca gün ışığına çıkarmamak şartiyle beslemesini söyler. Bir yıl geçince, avluyu vıcık vıcık çamur oluncaya kadar sulamasını ve atı bu çamurun içinde birkaç tur döndürdükten sonra kendisine getirmesini tembihler. Köroğlu babasının dediğini yapar ve sonunda atı babasının önüne getirir. Babası, babası elleriyle atın ayaklarını yoklar ve bir ayağına bulaşmış küçücük bir çamur parçası bulur. Bunun üzerine oğluna, ahırın bir yerlerinden ışık aldığını, bütün duvarları tekrar güzelce sıvayıp kapatmasını söyler. Gerçekten, duvarda "iğne deliği kadar" bir delik olduğunu görür Köroğlu. O deliği de kapattıktan sonra, bir yıl daha beklerler. Sonunda at tekrar dizboyu çamura batmış avluda birkaç tur dolaştırılır. Köroğlu'nun babası atın ayaklarını tekrar muayene eder elleriyle ve toplu iğne başı kadar bile çamur bulaşmadığını görür. Artık Köroğlu'nun atı hazırdır.
    Bu halk hikayesi, bana eskiden beri "irtibat modeli"nin halkın ortak-bilinçdışı'na sızmış bir uzantısı gibi  görünmüştür. Hatta bu hikayeden yola çıkarak,"Umarsız Halkın Aslanı Köroğlu" diye bir yazı bile tasarladığımı hatırlıyorum. Ama Cahit Ağabey'den sonra, bu halk hikayesi daha başka ve daha derin bir anlam kazanmaya başladı.
    Kendisine sorarsanız "bilatedbir"; ama hakikatte oldukça uzun sünmüş bir iç-hazırlıktan sonra halkın içine, sokağa çıkmış; sonuna kadar, parçasına küçücük bir çamur bile bulaştırmadan kendi yürüyüşünü tamamlamıştı. Böyle bir zamanda, böyle bir dünyadan Köroğlu'nun atı gibi çamura bulaşmadan geçip gitmek her babayiğidin harcı değil.
    Bir şairin, hem de bir büyüğümüzün deyişiyle "anadan doğma şair" bir şairin gündelik hayatın sokaklarından, hemen yanıbaşımızda yürümüş olması bizi yanıltmamalı.Bakmayın siz onun "bila tedbir çok laf ettik" falan demesine... O bütün tedbirlerini peşin peşin almıştı.
    Biz kendi paçamızı kurtarmaya bakalım.
 

    Eleştirmenlerce Tuzak

    Geçenlerde, Mavera dergisinin "Cahit Zarifoğlu Özel Sayısı"* için bir sohbet toplantısı yapıldı. Sohbete Zarifoğlu'nun en yakın arkadaşları Erdem Bayazıt, Akif İnan, Alaaddin Özdenören, Rasim Özdenören öncülük ettiler.Doğrusunu söylemek gerekirse, işin başında, bu sohbetin o kadar da gerekli  olduğunu sanmıyordum. En başta böyle şeylerin Cahit Zarifoğlu'nun mizacına ters düştüğünü sanıyorum.Bu kanaatim yine değişmiş değil. Nitekim, çocukluğundan beri kendisini tanıyan en yakın arkadaşları da sohbet sırasında, "şimdi Cahit burada olsaydı amma sıkılırdı" diyerek bu kanaatimi pekiştirdiler.Buna rağmenAlaaddin  Özdenören  başta olmak üzere  ortaokul-lise yıllarından beri Cahit Zarifoğlu'yla beraber olmuş bu insanların anlattıkları benim için çok aydınlatıcı oldu. Öyle zannediyorum ki, benim gibi, Mavera'da, bu sohbeti okuyacak kişiler de, Cahit Zarifoğlu'nun şiirine (ve diğer yazdıklarına) tekrar eğildikleri zaman daha önce kendileri için karanlık kalmış bir çok noktanın bu anıların ışığında  aydınlandığını göreceklerdir.
    Bu sohbet toplantısının bir yararı da, bundan sonra Cahit Zarioğlu'nun şiiri üzerinde çalışacak  eleştirmenleri ve araştırmacıları bekleyen muhtemel  tuzakları gözle görülür hale getirmesi oldu. Bu tuzakların başında da, Zarioğlu'nun şiiri, entel mekanik bazı işlemlerle, batı edebiyatının çağdaş temsilcilerinden biriyle veya birkaçıyla irtibatlandırmak gibi ilk bakışta cazip fakat çok tehlikeli bir yola sapmak geliyor. Bu tuzağın cazibesi şurada: Zarifoğlu, Alman Edebiyatı  okumuş ve mezuniyet tezi de Rilke üzerinde. Sadece bu bilgi bile onun şiirini baştan sona "anlamlandırmaya" (ama yanlış anlamlandırmaya) yetebilir. Eğer bir eleştirmen,Cahit Zarioğlu'nun şiirini,bu ve benzeri türden entellektüel göndermelerle açıklamanın baştan çıkarıcı çağrılrına kendini kaptırırsa artık onu kimse tutumaz. Yanılmıyorsam,o toplantıda da sözkonusu oldu: Bu şiiri Rilke'yle, beat kuşağıyla,dindar varoluşçulukla ve hatta Wittgenstein'la açıklayarak çok parlak yanlışlar yapmak mümkün. Ve bütün uyarılara rağmen ilerde böyle göz kamaştırıcı hatalara düşmekten eleştirmenlerimiz büyük bir entellektüel doyum sağlayacaklardır.
    Çünkü Cahit Zarioğlu'nun şiirinde, entellektüel antenleri iyi işleyen eleştirmenlere "gel gel" diyen siren seslerini Batı terbiyesinden geçmiş her kulak kolayca duyabilir.Ama (yanılmıyorsam İns'te,) "oda arkadaşına oyun oynamış bir deli gibi mutluyum" diyen de Cahit Zarioğlu'dur.

                                                                  .
* Mavera,Eylül 1987


"Şair ve Sokak", Nabi AVCI,BOMBACI PARMENİDES, İşaret Yayınları, İst.1989

Hayret Makamı*

"...
     Bu şiir, insanı yalın halinde kavrayan bir şiir.
  ... Cahit Zarifoğlu'nun şiirinde, benim hissedebildiğim kadarıyla, insanın kendi bedeni üzerinde düşünmesi var. Daha doğrusu kendi bedenini şiirinde hissetmesi var. Mesela cinsellik var. Zarifoğlu'nun şiiri tarihsiz bir şiir. Yani onun nesnelere, eşyaya, insanlara, kurumlara, hatta fikirlere bakışı böyle bir tarihi bakış değil; tarihlerinden soyutlanarak, bunları da yalın halinde anlamaya çalışan "Hayret Makamı"nda bir şiir. Hayretini devamlı canlı tutan bir şair. Mesela çocuk kitabı gibi görünen '35-40 yaşındaki çocuklar için' kitaplar yazmış olması da yine o hayrete duyduğu saygıdan kaynaklanıyor gibi. Yani o hayreti muhafaza gayreti, muhafaza gayretinin bir uzantısı bu.
     Zarifoğlu'nun şiiri aslında kültürlü bir şiir değil. Kültürü burada olumsuz anlamda kullanıyorum. Edinilmiş, sonradan edinilmiş bir takım entellektüel çabalar sonucunda ulaşılmış şey anlamında.
 ... Zarifoğlu'nun şiirinde insanın çok temel, çok yalın hallerini, - insanlığın daha doğrusu - yakalama, yalın halinde insanı koyma çabası var.Bir kitabının adının "İNS" olması bu açıdan çok anlamlı. O öyküler de, zaten yalın halinde insanı anlatıyor. Bun her kültür için düşünebiliriz. Ve genellikle çöl gibi, vadi gibi, vaha gibi, dağ gibi kültürün bezemelerinden, örtülerinden sıyrılmış mekanlar tasavvur etmemizi isteyen bir şiir. Masala düşkünlüğü de... Çünkü masal, muhayyilenin ve dilin en yalın halinde yakalanması veya yalın öğelere indirilmesi olarak düşünülürse, Zarifoğlu'nun bu yaptıklarında, yani şiirinde, öyküsünde, hatta Yaşamak'ta çevresindeki herşeye hayretle bakan bir çocuğun tavrını muhafaza ettiğini görürüz. Yani onda bir şair konuşmuyor, bir yazar konuşmuyor. Mesela dediniz ki,çocuklara ve yaşlılara özel zaafı vardı. Bunlar insanı en yalın halde yakaladığımız dönemler, çocukluk ve yaşlılık dönemleri.
     Belki onun şiiriyle yaşadıklarını şöyle bir ilişkiye sokabiliriz. Felsefedeki tümdengelim ile tümevarım hikayelerine benzer bir ilişki,sanki onun şiiriyle hayatı arasında da var. Ama, bu tersinden,bir çok şairde görülenin tersinden işleyen bir ilişki. Birçok şair, hayatı şiir toplanacak bir tarla gibi değerlendiriyor, ama zarifoğlu'nun şiirinde kendi içinde zaten yalın halde var olan o şiir hayata yayılıyor, hayata serpiştiriliyor, ekiliyor. Onun için de mesela,yaptığı bir çok şey bize sıradanlığı içinde görünüyor. Soyut kavramları çok çarpıcı bir şekiyde somutlaştırırdı denildi. Bu, kendinde olan şiirin, somut eşyaya, ilişkilere, insanlara, kurumlara uygulanmasıydı sanki. Mavera'ya başladıktan sonra yaptığı şeyler de aslında o içindeki şiirin bizim anlayabileceğimiz bir dile tercümesiydi. Mesela yine denildi ki, uzun uzun düşünmeden, hemen kestirmeden planlama yapardı.Bu tam şiirin mantığına uyan bir şey, yani ara basamakları hemen atlayan, neticeyi imge halinde, somut neticeyi veren tutum. Dolayısıyla öncelik onda, içerdeki şiirde ve hemen dışına da ooh yayıyor gibi, mesela, pilotluk hevesi bu bakımdan ban oldukça ilginç geliyor, sonra cebirle olan ilişkisi, çocuk kitapları da yine bu tutumun bur ifadesi. Ki ben onları çocuk kitabı olarak görmüyorum. Evet insanlar onları çocuklara okutabilir, çocuklar da bunu pek sevebilir. Güzel de olur, ama bunlar da bize çektiği  bir şair numarasıymış gibi geliyor bana.
 ... Bir de Zarifoğlu'nun tesettüre çok riayet eden bir şair olduğunu herhalde söylememiz lazım. Yani o Vedat Can'lar, Ahmet Sağlam'lar o çıplak şairin mahreme görünmemek için arkasına sığındığı örtülerdi. Yani sokağa çıktığının farkındaydı ve örtülerini üzerine almayı ihmal etmemiş gibiydi. Bunu sonuna kadar başarıyla sürdürdü.
..."

* "CAHİT ZARİFOĞLU'NUN KİŞİLİĞİ ve SANATI ÇEVRESİNDE SÖYLEŞİ"

Mavera,CAHİT ZARİFOĞLU ÖZEL SAYISI, Eylül 1987