.... ....
:::...::: CAHİT ZARİFOĞLU'NUN ŞİİRİNDE 'ANLAM' KONUSUNDA BAZI DÜŞÜNCELER ::...:::

        Her gerçek edebi şahsiyet ayrı bir dünyadır ve bizler, eserler aracılığı ile bu dünyaların keşfine çıkarız. Bu dünyayı tanıyabildiğimiz ölçüde, bir şair ya da yazarın edebi kişiliğini oluşturan ayrıntıları kavrar, ayrıntılarla ortaklığımız ölçüsünde, sanki, yeni bir dünya keşfetmiş olmanın hazzını duyarız. Ancak,bir şair ya da yazarın eserlerinde yaşattığı edebi iklim ve atmosfer, her zaman hepimizin aynı rahatlığı duyacağı bir yapıda değildir. Başka faktörler de önemlidir ama, dünya görüşümüze ters düşen eserleri, genellikle, baştan reddetme gibi bir ruh halini yaşarız. Bu durum, yani, eser, dünya görüşümüzün ifade aracı olmadığı için, eser ve yazarı karşısında tavır alma, bir noktaya kadar hoş görülebilir. Ama, aynı dünya görüşünü paylaşan yazarlar ile her seviye grubundaki okuyucuları arasında, sebebi ne olursu olsun, bir iletişimsizlikten yakınılıyorsa, bu sonuç, üzerinde dikkatle durulmayı gerektiren bir olgudur.
        Şiirini esas aldığımız zaman,biraz önce sözünü ettiğimiz durumun, Türk şiirindeki en tipik örneklerinden biri Cahit Zarifoğlu (1940 - 1987)' dur.Zarifoğlu'nun şiiri söz konusu olduğunda, uzunca bir süre, okuyucunun, Zarifoğlu'nun şiiri karşısında pasif bir konumda kaldığı, daha açık söyleyelim, onun şiirini anlamadığı ya da anlamakta güçlük çektiği görüşü, edebiyat çevrelerinde tekrar edile gelmiştir. Bu görüşün, bazı revizyonlara uğramakla birlikte, bugün için de, bütünüyle etkisini yitirmediğini söyleyebiliriz. Öyleyse, Zarifoğlu'nun şiirinde anlam, gerek şairin bir tasarrufu olarak, gerekse okuyucunun şiir karşısındaki tutumu açısından özellik taşıyan bir konudur ve yazımızın esasını da bu konu oluşturmaktadır. Çünkü anlam konusu, neredeyse, Zarifoğlu'nun şiiriyle özdeşleşen bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Gerçekte bu durum, şiir türünün her millette, değişik dönemlerdeki temel problemlerinden biri olmuştur. Bizde de şiirde güç anlaşılırlık, anlamsızlık, kapalılık gibi iddia ve hükümlerin tek muhatabı Zarifoğlu değildir ve bu husus, bundan sonra da şiirin bir problemi olmaya devam edecektir.
        Edebiyatın, başka disiplinlere göre garip bir yazgısı var.Hiç kimse kendisini mühendislikten anlamakla yükümlü görmez ve anlamadığı için de, herhangi bir tavır geliştirme yoluna gitmez. Oysa edebiyat söz konusu olduğunda, onun eğitimini almış olmanın, bilgisini edinmiş olmanın gereği kimilerince pek fazla dikkate alınmaz. Herkes mutlaka bir şeyler anlayacak ve dahası konuşma hakkını kendinde görecektir. Belki bu durum, edebiyatın insanlarla iletişim kurmada ayrıcalıklı bir özelliğe sahip olmasıyla da ilişkili görülebilir.Ancak, bir şeye ilgi duymak başka, kendinizi, ilgi duyduğunuz alanın sözcüsü konumunda görmek başkadır.
        Sanıyorum böyle bir karışıklıktan rahatsız olsa gerek;
        Emmered eşker-i emma gezen ertik fitesi
        Heve şeb zengi-i cânâ kati fertik fitesi
tarzında ve üstelik vezinle yazdığı şiirlere, anlamı konusunda itirazlarda bulunanlara, yıllarca önce Derviş Habibî, "Mânâ aleminden bize ancak lafz verilmiştir, mânâ kaydında olmayın" karşılığını vermek ihtiyacını duymuştur.
        Bilinen birşeydir ama tekrarlamakta fayda var. Sanatın bir sipariş işi olmadığını kabul edersek, ki esasta böyledir, sanatkarın istediği biçimde yazma özgürlüğüne sahip olduğunu da kabul etmeliyiz. Ancak hayatının belli bir döneminden sonra;
        Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış;
        Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış...
deme gereğini duyan Necip Fazıl gibi, sanatkar eğer, kendi özgürlüğünün, isterseniz buna irade diyelim, daha yüce bir sanatkar tarafından belirlendiğine inanmış bir insan ise, her halde kendini bazı faktörlerin etkisinde görecek, hatta onlara göre yazmayı, sorumluluğunun bir gereği sayacaktır. İleride değineceğimiz üzere, şüphesiz inanmış bir insan olan Zarifoğlu da bu olgunun dışında kalamamıştır.
        Cahit Zarifoğlu'nun şiirini, anlamı açısından ele alırken bizzat kendisinin, şiiriyle neyi amaçladığı, neyin peşinde olduğu açıklığa kavuşturulmalıdır. Bu bakımdan Zarifoğlu'nun şiirinde iki farklı dönemden söz edilebilir.
        1. Şiirin, saf şiir olarak, yani doğrudan doğruya kendisinin hizmetinde düşünüldüğü ve İşaret Çocukları kitabıyla karakterize edilebilecek ilk dönem,
        2. Düşünce ve hayata bakışındaki değişimin, Zarifoğlu'nun şiirini biçimlendirmesi sonucu oluşan Korku ve Yakarış dönemi.
        Necip Fazıl'la Cahit Zarifoğlu arasında kurulacak bazı ilgiler, Zarifoğlu'nun bu iki dönemi arasındaki nüansların, dolayısıyla, şiirin anlamı konusunda tutulan yolun daha iyi anlaşılması için birer gösterge olabilirler. Necip Fazıl'la Zarifoğlu'nun şiirleri,ne teknikleri ne de büyük bir yanıyla muhtevaları açısından, birbirlerine benzemedikleri halde, oluşumları bakımından benzeşirler.Zarifoğlu da, daha İşaret Çocukları'nda kendi tarzını, edasını, kendine özgülüğü, kendi karakteristiğini yakalamış bir şairdir ve bu, şairliğinin son basamağına kadar da aşağı yukarı değişmez. Yani bu olgu bile, Zarifoğlu'nun şiirinin teknik ve yapı sorunlarını baştan çözümlemiş bir şair olduğunun göstergesidir.
        Sözünü ettiğimiz farklılaşma açısından daha da önemli olan nokta ise; Necip Fazıl gibi, Zarifoğlu'nun düşünce ve inanç dünyasındaki değişim ya da olgunlaşmanın da, şiirinin muhtevasında, dahası söyleminde belirleyici bir faktör oluşudur. Zarifoğlu'nun şiirindeki insanların duygu ve düşünce serüvenlerinin, her yeni şiir kitabında gittikçe artan bir açıklık kazanması gibi; şiiri de, sözgelişi Korku ve Yakarış'ta daha anlaşılır bir nitelik kazanmıştır.Bir bakıma Yedi Güzel Adam, İşaret Çocukları'nın; Menziller, Yedi Güzel Adam'ın ve nihayet Korku ve Yakarış Zarifoğlu şiirinin geneli üzerindeki örtülerin aralandığı basamaklardır.
        Cahit Zarifoğlu, İşaret Çocukları'ndaki şiirlerde özdeşleşen şairliğinin başlangıç yıllarında, bireyi, şiirinin odak noktası yapmıştır. Bu dönemdeki şiirleri genellikle, çıkmazları ve bunalımlarıyla dikkati çeken bireyin çevresinde dönüp dolaşır. Zarifoğlu'nu yakından tanımış olanlar, onun, içe dönük ve az konuşan bir insan olduğunu söylüyorlar. Onun bu özelliği ile şiiri arasında bir ilgi kurulabilir.Gerçekten, Zarifoğlu'nun şiiri, hiç olmazsa büyük bir yanıyla, içe dönük bir şiirdir ya da bireyden hareket edip, şairin istediği, izin verdiği ölçüde çevreye doğru genişleyen bir şiirdir. İçinde fırtınalar estirmesine rağmen, sanki birşey anlatmıyormuş gibi, kendini okuyucunun uzağına çekmiş ya da cins bir okuyucuya kendini açmaya baştan karar vermiş bir yapı sergileyen bu şiir,tam anlamıyla, Zarifoğlu mizacının, şiire yansımış biçimidir. Bu şiirle ilk karşılaştığınız anda, kendinizi uçsuz bucaksız bir kelime ormanın içinde bulursunuz. Şizi şaşırtan, hayrette bırakan bir şeyler görür ya da gördüğünüzü sanırsınız.Her yandan bir takım sesler gelir, bunları tanır gibi olur, fakat her birine ad koymaya çalıştığınızda, onlara ad vermede zorlanırsınız. İnsan psikolojisinin sürekli parçalanmışlığı yaşanır bu şiirlerde. Modern şiirin, genellikle klasik hikaye düzeninden ve bu düzenin ortaya çıkmasını sağlayan mantık kurgusundan çok farklı bir düzlemde gerçekleşmesi de, sözünü ettiğimiz parçalanmışlığa yoğunluk kazandırır. Şiirin, tematik kimliğinin ve dokusunun ortaya çıkmasını engeller. Bunun sonucunda ise, cam kırıklarının bir araya getirilmesiyle oluşturulan vitray gibi; ilk anda ve basit bir çabayla kolayca keşfedilmeyen, ancak parçalarını birleştirebildiğiniz ölçüde bir şeyler anlayabileceginiz bir şiir karşısında olduğunuzu farkedersiniz. İşte Zarifoğlu'nun şiiri.Yanlış anlaşılmasın. Burada şiirin anlamsız oluşundan falan söz etmiyorum.Kaldı ki, şiirin anlamsız oluşundan değil, okuyucunun şiire kapalı oluşundan söz etmek daha doğru bir yaklaşımdır. Amacım, bu şiirin çetin bir şiir olduğuna, okuyucunun özel dikkat ve çabasını gerektiren nitelikte bir şiir olduğuna işaret etmektir.
        Bireyi öne çıkaran ve onun okuyucuya sunulmasında çok farklı bir söylem geliştiren Zarifoğlu, bu tutumuyla, belki farkında olmadan İkinci Yeni'nin öncüsü olmuştur.Bilindiği gibi, bireyi metafizik dünyasından soyutlayarak, alelade olayların malzemesi derecesine düşüren Orhan Veli şiirine karşı, 1950'li yıllarda bir tepki oluşmaya başlamış ve İkinci Yeni şiir hareketi, bu tepkinin sonucu ortaya çıkmış, şiirde, yeni bir şiir dili boy göstermeye başlamıştı. Nesil olarak  İkinci Yeni şairlerinden genç olmakla birlikte, daha sonraları İkinci Yeni'yle özdeşleştirilen şiir-şair duyarlığının ve bunu ifadeye imkan veren yepyeni bir şiir dilinin, Zarifoğlu'nda daha erken başladığını söyleyebiliriz. Bu duyarlığa uygun düşen bir çok şiirinde Zarifoğlu, çoğunluğa değil, şiire duyarlı okuyucuya seslenme yolunu seçmiştir.Söz gelişi şiirde;
            Yaslı gittim şen geldim
            Aç koynunu ben geldim
            Bana bir yudum su ver
            Çok uzak yoldan geldim
gerçekliği içinde, mantığın somutlaştırılmış, fakat en ilkel verilerini görmeye alışmış olanlar için, Zarifoğlu'nun şiiri, oldukça yadırgatıcı, anlamsız hatta saçma gelebilir. Bu anlamda, aynı dünya görüşünün insanları olmalarına rağmen, bir Mehmet Akif okuyucusu ile, Zarifoğlu okuyucusunun istemeseler de farklı kutuplarda yer alacaklarını söyleyebiliriz.
        Zarifoğlu'nun şiri, daha çok ilk dönemdeki örneklerde olmak üzere, son derece bilinçle tasarlanmış olgular, düşünceler üzerine kurulmamıştır. Bu şiirlere hakim olan psikolojik yapının, kendisini, serbest çağrışımın imkanlarıyla besleyen psikolojik yapının, adeta çok tabii bir oluş halinde şiire dönüştürülmesi söz konusudur.Bu psikoloji içinde, belki kötü yaşanmış bir çocukluğun bilinç altında oluşturduğu malzemenin, özel bir yeri vardır. Denebilir ki, onun şiirini güç anlaşılır kılan faktörlerin başında, hayatın içinden alınan, ama çok defa da objesi şairin bizzat kendi olan ayrıntıların bolca yer almış olması gelir ve bu anlamda Zarifoğlu'nun şiiri, son derece sahibine bağımlı şiirlerdir. Oysa herhangi bir modern şiirdeki sembol ve imajlar, ne kadar bol ve kapalı olursa olsun, bunlarla ifade edilmeye çalışılan durumların çağrışımları sezildiğinde, şiiri çözmek mümkündür. Bu nedenledir ki, Zarifoğlu'nun biyoğrafisine ilişkin noktalar bilindiği oranda, şiirini anlaşılmaz kılan bir çok nokta da ortadan kalkacaktır.
        Bildiğimiz gibi, birçok şair, yaşadıkları toplumun tarihi, sosyal ve kültürel dokusunu malzeme olarak kullanır ve şiirine giden yol buralardan geçer. Özellikle dışa dönük mizaç sahibi şairlerde bu, sık karşılaştığımız bir durumdur.Bu noktada, Sezai Karakoç'un şiiri ile Zarifoğlu'nun şiirini yan yana düşündüğümüzde, hemen bir nokta dikkatimizi çeker. Karakoç'un şiirinde, tarih, toplum ve toplumu oluşturan çeşitli dinamiklere yer verilip, bunların medeniyetimiz açısından ne anlama geldiğinin sorgulanması yapılırken, yani şiir, kültürel bir tabana oturtulurken; Zarifoğlu'nun şiiri, kültürel bir mirası zemin seçerek oluşmuş bir şiir değildir. İşaret Çocukları'ndaki estetik ve duyarlığın izlerini taşıyan birçok şiirde, projektör, insan ve hayata çevrilmiş, yakalanabilen herşey şiire girmiştir. Onun şiirinde, yer yer tenselliği ağır basan ve adeta, bireyin bütün varlığıyla olağan bir boşalımı, tabii bir dışa vurumu biçiminde gerçekleşen bir cinsellik bile bu bağlamda düşünülebilir.Z arifoğlu'nun şiirinde birim, kendisiyle var olan, kendisini şiirin merkezine yerleştirmiş olan ve şairin kendi "ben"inde somutlaşan "birey"dir ve o, kendi yalnızlığını ve trajedisini yaşar.
        Gerçi, 1976'dan sonra, kendi dünya görüşünü karakterize eden ögeler Zarifoğlu'nun şiirinde yer almaya başlamıştır. Fakat bu yönelişin, onun şiirindeki genel çizgiyi değiştirecek boyuta ulaştığı söylenemez. Zarifoğlu'nda hareket noktası, biraz önce belirttiğimiz gibi, farklıdır ve çoğu zaman varılacak noktalar da belirgin değildir. Bizim duygu ve düşünce dünyamızda yer etmiş karşılıklarından çok farklı imaj ve sembollerin seçilmiş olması, serbest çağrışım yönteminin olabildiğince özgür kullanılması da sözünü ettiğimiz belirsizliği arttırır. Örnek olarak, Zarifoğlu'nun şiirinde, kendisinin de ifade ettiği gibi, "baba"nın Cumhuriyet dönemi karşılığında olumsuzu; "dede"nin geçmişi, "ana"nın yerleşik olumlu değerleri sembolize eden imajlar olduğu bilinmeden, bu şiire nüfuz etmek mümkün değildir.
        Zarifoğlu'nun içe dönük mizacı ve bu mizacın etkisindeki şiirler, şair ve şiirinin, çevresiyle ilgisizliği olarak anlaşılmamalıdır.Şiirlerinde zaman zaman karşılıştığımız çarpıcı somutlaştırmalar, onun aynı zamanda çok iyi bir gözlemci olduğunun işaretlerini veriyor.
        İşini ciddiye alan her şair için yeni bir şiir,
            Tarz-ı selefe takaddüm ettim
            Bir başka lugat tekellüm ettim
diyen  Şeyh Galip gibi; yeni bir şiir dili oluşturma,bu dilin mantığını kurma, bir bakıma şiire, yeni bir üslup kazandırma demektir. Bu yönüyle Zarifoğlu, son dönem Türk şiirinin en dikkate değer örneklerinden biridir. Zarifoğlu, kendi üslubunun temelini oluşturan yeni bir şiir diliyle karşımıza çıkarken, İkinci Yeni'de örneklerini bolca gördüğümüz, söz dizimi bozmalarına genellikle iltifat etmez. Şiir sentaksı, grameri açısından insanda eksik ya da kusurlu gibi bir etki bırakan mısra kuruluşlarına, Zarifoğlu'nun şiirinde rastlanabilir. Ancak bunlar, İkinci Yeni'de olduğu gibi, dili bilinçli bir bozma işlemine uğratma düzeyinde değildir.Onun şiirinde, bu tip mısra kuruluşlarını, şiirine hakim olan parçalanmış psikolojinin cümle yapısındaki karşılığı ya da yansıması olarak kabul etmelidir. Hatta, şair tarafından amaçlanan anlamın; mısralar arasında ilgisizlik, ani sıçramalar ve kopukluklar biçiminde kendini gösteren bu yapı içinde daha iyi anlatılabileceğinin bir sonucudur bu tür mısra kuruluşları. Bu şiirde, bir bütünün parçaları olan, ama bütünle de ilişkisi neredeyse koparılmış tablolarla karşılaşırız.Hani, bazı gazetelerde, tanınmış birinin parçalara ayrılmış ve bu parçaların birleştirilmesiyle o tanınmış kişinin kim olduğunun bulunması istenen resimler vardır. Aynı olguyu Zarifoğlu'nun şiirinde de bulabilir ve parçaların birleştirilmesinde, aslında şiirde var olan yeterli ip uçlarına ulaşmanın pek kolay olmadığını ifade edebiliriz.
        Kolaycı bir yaklaşımla, Zarifoğlu'nun şiirini, yine kendisinin yardımıyla çözmeyi bekleyebilirdik. Nitekim, sağlığında bu yolu deneyenler de olmuştur. Fakat, o, bu amaca yönelik girişimlerden hep uzak durmaya çalışmıştır. Necip Fazıl, şiirinin esasına ait birçok nokta üzerinde görüş belirtmekte ne kadar istekli olmuşsa, Zarifoğlu da o kadar ketum davranmıştır.Onun, sanatı üzerine konuşmamasını; böyle bir tutumun sanatı, sanatçı kişiliği formüle eden, belli kayıtlar ve kalıplar içine sokan özelliği dolayısıyla, bir tür, sanattaki özgürlüğü kısıtlayan bir çaba olarak görmüş ve bundan kaçınmış olmasıyla açıklayabiliriz.
        Çok basit bir gerçektir. İnsanoğlu anladığı ya da anlaştığı şeyi sever. Şiir söz konusu olduğunda, bir sözün herkes tarafından anlaşılacak açıklıkta söylenmesi mümkündür.Fakat aynı sözü herkese beğendirmek çok zordur.Yani bir şiirin çoğumuz tarafından anlaşılması, güzel olmasına yetmiyor. Yunus Emre gibi, şiirde bu iki niteliği birleştirebilenlerin sayısı, yalnızca bizde değil, dünya edebiyatında da pek fazla değil. Öyleyse şair istediği tarzda şiirini yazacak, okuyucu, yeteneğinin elverdiği ölçüde onun yakınında yer alabilecektir.
        Nereden bakarsak bakalım, en anlamsız şiir yazdığını düşündüğümüz bir kimse bile, en asgari ölçülerde, yazdıklarının başkaları tarafından okunması, dolayısıyla anlaşılmasını istediği için yazar. Bunun tersi ise, tüketimsiz üretimdir ki, akıllı hiç bir insan böyle bir çabanın içinde olmaz.
        Zarifoğlu, 12 Mayıs 1986'da Akif İnan'la yaptığı söyleşide "zor anlaşılırlıkla, zor şiirle gerçekten anlaşılmaz abuk sabuk, hatta anlamsız olsun diye zorlanmış şiirler farklı şeylerdir. Şiirin ayağı yere basmalı diyorum, şimdilerde.Şairlere, yeni yeni şiire koyulanlara anlaşılır olmalarını salık veririm. Şiirin sırrını aynı zamanda anlaşılır olmanın içinde yakalamaya çalışsınlar.Keşke ben de en başta bunu yapabilseydim. (...) Bir Yunus Emre olmak isterdim" diyor. Vefatından bir yıl kadar önce söylenmiş bu sözleri, onun şiirinde büyük bir sapma gibi anlamamalı, ama aynı zamanda gereksiz bir çabayla tevil etmeye de çalışmamalıdır. Çünkü pek çok şairin sanat çizgisinde, başlangıç noktasına göre gelinen noktada, duyuş ve düşünüş farklılıkları görülebilir. Bu, şairin sanatında bir dönemi inkar etme ya da yok sayma gibi kabul edilemez. Tersine, başlangıç noktasındaki aşırılıklardan uzak durma olarak değerlendirilebilir. Kaldı ki, Zarifoğlu'nun yukarıdaki sözlerini gerçek anlamıyla anlarsak, onun şiiri ne kaybeder? Hiç bir şey.Üstelik bu değişim, onun şiiri için de, karşısında kendisini sorumlu saydığı toplum için de kazançlıdır. Bir başka açıdan Zarifoğlu'nun sözleri, inanmış bir insan kimliğinin sanatına getirebileceği kazancın başkaları tarafından da bilinmesini istediği, en azından farkına varılmasını beklediği biçiminde de anlaşılabilir.
        Cahit Zarifoğlu'nun şiirini bir çoğumuz için kapalı bir kutu haline sokan imaj ve semboller üzerine yapılacak, fakat şairin biyografisine ait bilgilerle de desteklenmiş ciddi bir çalışma, Zarifoğlu'nun şiir okuyucusunun işini oldukça kolaylaştıracaktır. Onun, Mavera dergisindeki şiir değerlendirmeleri dolayısıyla belirttiği görüşleri, İns, Yaşamak gibi kitapları şiirlerinin anlaşılmasında yol gösterici olabilir. Böylece onun şiirinde, aslında hepimizin hayatında var olan ama, farkına varamadığımız insani boyutu, bunalımları, çıkmazları, kendi dünyası ve trajedisiyle insan gerçeğini anlama imkanını elde etmiş olacağız. Montaigne'in dediği gibi, "şiir büyük zekaların rüyalarıdır" ve bu rüyalara ortak olmak, ciddi çabalar gerektiriyor. 


"Cahit Zarifoğlu'nun  Şiirinde 'Anlam' Konusunda Bazı Düşünceler", Yeni Dergi, 7-8 (1995).

Yazının yayımlanmasına izin verdiği için Prof.Dr.Ramazan KAPLAN'a teşekkür ederiz.

kaplan@humanity.ankara.edu.tr
Prof. Dr. Ramazan KAPLAN