.... ....
:::::.. " Ş İ İ R İ N      K E N D İ S İ      V A R " ..:::::

Başlığa aldığım cümle, Cahit Zarifoğlu’nun ‘Yaşamak’ adlı güncesinden. Bindokuzyüzdoksan İstanbul, Beyan yayınları nüshasından. Sayfa, doksansekizde.

Esasında şiirine (genelde şiire) ilişkin düşüncelerini mahfuz tutan ve şiirine yönelik tepkilerden (kapalılık vs)rahatsızlık duyduğu için bu yönde pek bir açıklama yapmayan ve şiirini yeni şiirlerle açımlayan bir yolculuktu onunkisi. İbn Arabi Tercümanu’l-Eşvak’ı yazdığında dönemin kimi fıkıh ve kelam uleması şiddetli tepki göstermişlerdi. Şeyh’i şehevi duyguların tutsağı gibi göstermeye çalışmışlardı. Bunun üzerine kendisi yaralandığı için değil belki suizan edenler günaha girdiklerinden Şeyh-i Ekber, bu kitabındaki şiirleri açımlayan bir şiirsel şerh kaleme almıştı. Şeyhin bu tutumuna benziyor Zarifoğlu’nunki.

Zarifoğlu bir adadır demiştim bir yazımda. Bu belirleme ne denli doğruysa, henüz keşfedilmemiş olduğu da o kadar gerçektir kanımca Zarifoğlu’nun. Türkiye’de Zarifoğlu’nun dilde açtığı çığır ve şiirin sınırlarını genişletme çabası, sanırım ondan sonraki kuşaklarca yeterince algılanamadı. Böyle olsaydı, hala günümüz şiirini temsil ettiği ya da taşıdığı söylenenlerin önümüze getirdiklerinde, O’nun şiirsel zenginliğinden oldukça geri ve naif bir dil olmayacaktı. Bu ağır bir hüküm olarak görünebilir ama kanaatimce Zarifoğlu, sanıldığının aksine, sonrakiler üzerinde etkin ol(a)madı. Başka isimler sayılabilir. Ama bu adların etkisi, genç şairleri nerelere götürdü, nerelere sapladı bunu ehli bilir ancak. Bendenizin uzaktan uzağa görebildiğim bugünkü Türkiye şiirinin Zarifoğlu’nun bıraktığı yerden gerilerde olduğudur. Bu kanaatimi değiştirecek güçlü bir sese rastlamadığımı belirtme ihtiyacı duyuyorum.

Yaşamak’ın andığım bölümünde Zarifoğlu şiir(in)e ilişkin şunları söyler : ‘Şimdi şiir uzak. Uçuşup duran, üstüste gelip birikmeyen şeyler var, içim dolu bunlarla. Biliyorum ki şiir bunlar. Ve şiirin kendindeki huzursuzluk bu. Çoğukez şiirin şairden bağımsız olduğunu düşündüm. Bu nedenle olacak şairliğime hiç sahip çıktığım olmadı. Yazdığım şiirlerle ilgili sorularla karşılaştım mı çok rahatsızım. Gide gide her türlü şiir sorusuna kızıyorum. Neredeyse ‘dokunmayın şiire’ diyeceğim. Çünkü şiir yaptığımız bir şey değildir.’(ah bütün eşya öyle değil mi?) Şiir kendisi var. Bir rastlantıyla değil, tersine bir özel iradeyle çıkıyor yeryüzüne. Barajdaki su, kendine bırakılmış kanallardan akar. İnsan bütününün arkasında bekleyen şiirin aktığı kanallar değil mi şair? Şairler olmasaydı, şiirler üzerimizden aşar, hayatı besleyemez, seliyle öldürürdü. Şair şiirin aleti olmalı. Çekici. Birbirine sahiplik ve uyum düzeni içinde çalışmalı ki şiirin zararlı tortuları yeryüzüne gelmesin. Çünkü onun bünyesinde de insandaki gibi ihtiraslar var biliyorum. Şair, şiirin bu ihtiraslarını arkadaş edinirse, tahtını bırakıp bir sokak kadınının arkasından giden bir kral gibi, halkının başını utanca eğdirir. Kötü şair çiviye değil, aynaya vuruyor. O zaman kırık parçalar içerisinde çehremizi dilimlenmiş görüyoruz.(...) Kendi şiirlerimi bir okuyucu gibi okurum. Özellikle yayınlandıktan sonra. Başka şairlerin getirdikleri şiirleri okuduğum gibi. Ben de şiirimin bir okuyucusuyum. Tabi öteki okuyucularla önemli bir farkım vardır : Onlar okuduklarıyla vehmederler. Şiirden aldıkları, büyüttükleri kendi içlerindeki bir kabiliyettir. Gördükleri eğitimle ve meslekleriyle de ilgili olarak çoğalmış veya eksilmiş hatta bitmiş bir kabiliyet. Bense anahtarı yalnız bende bulunan bir odaya girer gibi okurum kendi şiirimi.’

Zarifoğlu’nun burada söylediklerini Sezai Karakoç daha önce farklı biçimde söylemişti: Yazı Kendisini Yazar. Öyleyse bir yazar o yazıyı yazmazsa yazı başka bir yazara kendisini mutlaka yazdıracaktır vs. Bu Hegel’e kadar götürülebilecek bir düşünce. Yani ruhun sanatçı olduğu ve kendi acısının taşıdığı, bu acıyı bir gün mutlaka dışlaştıracağı, bu bakımdan da seçilmiş biri olduğu fikri. Bu düşünceye Rilke’de de rastlarız. Zarifoğlu, bu düşünceye kendi hali kendi melali içinde ulaşmıştır. Onun sıkı okumalar yapmadığı bilinir. Hatta şiirlerinin Rilke’ninkilere benzediğini iddia ettiklerinde henüz onu hiç okumamıştır.(Sonradan sanırım lisans tezi olarak Rilke’yi çalışır)

Yani şiirin göksel bağlarından söz etmiş oluyoruz böylece. Şiirin semavi katların en yücesinden devşirilen bir söz oluşundan. Bir tür vahiy, bir ilham oluşundan. Burada Zarifoğlu şiirinin gramerine ve imge dünyasına bakıldığında, tamamen yepyeni ve özgün bir dünyayla karşılaşırız ve bu da has şiirin onun aracılığıyla ortaya konduğu anlamına gelir. Cahit Zarifoğlu bir golden poet’tir, yani şiir dehasına sahip, gerçek bir sanatkardır. Şiirin doğma ve örme olabileceğini kabul eden görüşe katılıyorum. Ama doğma şiirin ancak bu dehaya sahip sanatçılarca ortaya konacağını düşünüyorum. Kendisinde şiir dehası olmayan bir kimsenin ne denli uğraşırsa uğraşsın büyük şiiri çıkaramayacağı ortada.

Türkiye’de Zarifoğlu benzeri golden poet azdır. Şiirsel dehaya sahip pek az insan vardır.

Bu yüzden Türkiye şiiri, geleneğindeki gibi şaheserler ortaya koyamamıştır. Sezai Karakoç’un bir misyoner gibi sürekli topluma mesaj taşıma kaygısı, şiirini zaafa uğratmasına rağmen o yine de bereketli ve feyizli bir kaynağa da eğilmek suretiyle o büyük şiirin ışıltılarını taşımıştır. Ama Zarifoğlu, ondan da has ve özgün bir gramer yaratmıştır.
Dilin sınırlarını kuşkusuz şairler genişletiyor ve büyütüyor.

Bu ise, her türden riski göze almakla ve kendini o büyük şiirin emrine vermekle gerçekleşebiliyor.

Şiirsel dolayıma giren malzemenin önemi pek kalmıyor burada. Yani halkın aşksız olduğu bir kentte banka dükkanlarından geçilmeyeceğini de söyleyebiliyor şair, kemik alınların gelip güneşin ateş secdesine dayanışını da.

Burada aslolan, onun söylediği o büyük meselenin daha önce söylenmemiş biçimde dile gelmesidir.

Her şair bir kader gibi kendine düşen yıldırıma paratoner olurken aslında yeni bir gramere de gebe bırakılmış oluyor.

Bu sanki Meryem’e temiz bir kelime olarak Mesih’in üflenmesi gibi bir şey.

İbn Arabi’nin ifadelerini ödünç alarak söylerse, Allah, eşyanın isimlerini yani melekutunu, içsel gerçeğini kelimelerinin kalplerine indiriyor.

Kelime varolanları imler. Yani kelimat-ı Rabbaniye dendiğinde Allah’ın ‘kün’ emrine mazhar olmuş varlıklar akla gelir.

Bunların kalplerine eşyanın gerçeğini indiren Allah, şairin de kalbine bir mazhar gibi bir münfail gibi şiiri üfler.

Şiir bu yüzden devrimcidir, değiştirir.

Cahit Zarifoğlu’nun şiirsel dehasının nasıl bir zenginlik ortaya koyduğunu görmek isteyenler şiirlerine dönmeliler. Onun okundukça gizlerini ele veren verdikçe de kapanan kapandıkça yeni gizlerin gözkırptığı bir kıyısız umman gibi olan şiirlerini. O denize daldıktan sonra insan artık eskisi gibi olamaz. Onun şiirinin çarptığı her ruh artık değişir ve dönüşür, yeni bir ruh haline gelir.

Gerçek şiir de budur zannımca.

sadık yalsızuçanlar