.... ....
:::::.. S I K I B İ R    Y U M R U Ğ A    N E    D E R S İ N İ Z ? ..:::::

Bazen aklıma düşüveren bir cümle ya da sözcük için ‘bu şiir olmalı’ dediğim zamanlar henüz liseli yıllardı. 80’li kuşağın çoğu liseli gençleri gibi,  genel kabule mazhar olduklarından Mehmet Akif ve Necip Fazıl’ı konuşma ve kompozisyonlarımda sıkça referans aldım. Zamanla Akif’in bu memleket insanı için duyduğu kaygıyı, inanç sağlamlığı ve samimiyetini hissebilme şansına erdim. Sanırım şiirinden çok insanlığını sevdim onun. Ne yazık ki ‘Sakarya’, ‘Çile’, ‘Kaldırımlar’ bende çoğu insandaki ruh titreşimlerini hiç yaratmadı. Bir tasarlanmışlık, kurgulanmışlık duygusu hep söyleyişteki iddialılığı bastırdı.

Üniversite yıllarım 80’lerin sonuna tesadüf etti. Çoğu öğrencinin Ahmet Kaya dinleyip, ‘devrim şarkılarıyla’ hemdem oldukları yıllara. İsmet Özel böyle bir zamanda çıktı karşıma. Taşradan sonra şehre tutunabilmek için sanki bir ilaç gibi gelmişti. Her dize şehirli olma mücadelemize, konjonktüre ne kadar da uygundu. Şiir bize ‘tevarüs edilmemiş bir aristokratlık’ bağışlıyordu sanki. Onun üstüne şair yoktu adeta. Ne ki,aristokratlığın sanıldığı kadar matah bir şey olmadığını, ‘babaanneden kaynaklanan farkın’ pek de telafi edilemediğini, aslonanın insanın ‘kendi’ olması olduğunu da yıllar sonra anladım. İnsan her an bir başkaldırıyla, mücadeleyle yaşamıyordu. Orhan Veli’nin o oyun tadındaki dizelerinde söylediği sakin ve dingin bir yere de ihtiyaç duyuyordu; Attila İlhan’daki romantik atmosfere de bazen.

Üniversite yılları bitince nefse hoş gelse de çok sivri söyleyişlerin aslında  sürüp giden yaşamda ve insan ilişkilerinde pek de yeri olmadığını kavradım. Ufaktan ufaktan Edip Cansever’de bir ılıklık, Can Yücel’de bir inadına hayat, Cemal Süreya’da ise,hepsinden birer parça bulmuştum; adını koyamadığım. Ece Ayhan’a gelince, ağzı biraz bozuk gelmişti bana. Ve biraz da karanlık. Turgut Uyar’ı da galiba kendime uyarlayamamıştım.

Sonra birgün elime “Duino Ağıtları” geçti. O güne dek hayata ve ondan çıkan şiire bir nebze olsa da vâkıf olduğumu sanarken, şiirin kıyısında kalıvermiştim. Meğer bir nefes alış veriş arasında henüz  farkedemediğim ne kadar çok renk, tad, acı, duruş, oluş, yıkılış varmış. “Hamlet” ve “Macbect” de benzer hisler verdi bana. Bir okadar da yorup tükettiler. Sonu gelmeyen bir biçimde oluş, duruş, acı ve trajedi ile yüzleşiyordunuz: Ya cinnet, ya ölüm!

Farklı olanın cazibesi yine de kolay bırakmıyordu insanın yakasını. Verlaine, Rimbaud, Baudelaire, Tagore, Kavafis, Neruda, Borges ve Paz geldi bunların ardından.

Kanın,kemiğin arasında civalaştığım bu sıralarda, bir anma gecesinde karşılaştım Zarifoğlu ismiyle. Herkes ondan ‘Zarif İnsan’, ‘Sevgili Cahit Ağabey’, ‘Güzel İnsan’ diye bahsediyordu. Nedense şiirde yeni bir eşiğe dayandığımı hissettim. İlk okumalarımın pek başarılı olduğu söylenemese de, zamanla “Bir Değirmendir Bu dünya”, “Konuşmalar”, “Yaşamak” adlı kitapları onun şiir vadisine doğru bana bir yol açtı. Gördüm ki, Duino Ağıtlar’ındaki bitimsiz duruş ve oluşlar, Hamlet’teki kesintisiz acı ve sorgulamalar şimdi yerli bir ağızdan, Maraşlı bir delikanlıdan şiirin sonsuz imkanlarıyla resmediliyordu. Üstelik verevinizi bir insan boyu kan, kemik ve farelerle doldurmadan. Varoluşla yüzleşmelerden sonra yüzüstü bırakmadan hiçbir şeyi, ‘serginize kuşlar gelip uzanıveriyordu’ bu şiirden.

Sözünü ettiğimiz Türk şairlerinde yapıları gereği, bütünleşmeden, belli noktalardan yakalanan şiir, Zarifoğlu’nda hayatın her noktasında yakalanıyor ve yekpare bir bütün çıkıyordu ortaya. Bu yüzden varoluşun her boyutuyla örtüşüyordu şiiri. Hayatla birlikte akışın ritmini tutturmuştu birkez: “Tanıkol / Yer sahibi gök sahibi / aktığımıza / içimize koyduğun sesle ”.
Zarifoğlu’nun hayata akışındaki her kare, Dostoyevski’nin “İnsanın en büyük macerası kendi içine doğru yaptığı yürüyüştür.” savını doğrular mahiyettedir. Yeryüzünde katettiği tüm mesafeler, yaşantılar, haller ve duruşlar bu iç yolculuğu beslemeye yöneliktir. Varılan her yer bir sonrakine gebe, devinim sonsuz, hedef yüksek. Zirvesine göz koyduğu dağlara kıyasla koşup takıldığı çitler pek manasızdır. Ve uyarır: “Davran bre çocuk doyma ilk sularda /.../ tut  tut bırak / yıldırımları”.

Çoğu şairde şiirin bazı bölümlerini diğerlerinden farklı kılan bir söyleyiş, güçlülük hissedersiniz. Şiiri belli mısralarda yakalarsınız ve kolaylıkla bu bölümleri belleğe alırsınız. Kalan kısımlarda ise rafine olmuş, şiir olan kısma uydurulmuş güzel / süslü sözler vardır. Bu bölümler size bir sun’ilik, laboratuar şartlarında deneye yanıla ulaşılan bir zorlama kurgu / montaj hissi verir. Şairi şiirin arkasında bekçi gibi durur görürsünüz. Zarifoğlu’nda bu durumu değil bir dizede tek bir kelimede bile görmek mümkün değildir. Şair şiirin her yanındadır. Etiyle, kemiğiyle, kanıyla, canıyla, varını yoğunu ortaya koymuş, sahip olduğu her şeyden vazgeçmiş, teslim olmuş bir halde. Şiiri, şairi ve söyleyişi birbirinden ayrıştırmak imkansızdır. Hepsi kargışlanmış tek bir bütündür. Bu bütünlük ki, onu farklı ve vazgeçilmez kılar. Karşısına çıkanları çaresiz bırakır. Şiirinin hiçbir yerinde tekil bir ‘Ben’ kullanımına rastlayamazsınız. Onun şiiri gelir, bedenin hallerinden beslenir, olgunlaşır, onu sıkar ve terkeder. İkinci bir şiire kadar şiir de şair de artık özgürdür. Hayatını çoğu insanın sınırlandırılmışlıklarını aşarak ‘özgür’ yaşamıştır. Kanın akışına, çağrısına, ölüme giden süreğe kapılarak. O sadece yaşamak için şiir söylemeye koyulmuş bir şairdir. Söz konusu şiir olunca,şiiri ona, o şiirine mecburdur. Bu yüzden ‘Nasıl / Niçin yazıyorsunuz?’ sorularına çok kızar. Verilecek cevabı da yoktur.

Hayatı kucaklayan bir şiir sözkonusu olunca elbette yüksek ile alçak, velî ile zerdüşt, kadın ile erkek ve çocuk, dağ ile deniz, aşk ile şehvet, sevgili ile fahişe, varlık ile yokluk, hayat ile ölüm,  kan ile kemik, geçmiş ile gelecek iç içedir Zarifoğlu’nun şiirinde.. Dolayısıyla hayatla her boyutta yüzleşmeyi göze alamayan bir okuyucu için kapalı ve karmaşıktır. Ama biraz azmederseniz sizi de alır içine. Kapalı,anlaşılmaz ya da zor değil; ‘insanı kendine zorlayan’ bir şiirdir onunkisi. Tam yakaladığınızda elinizden kayan, ne içinde ne dışında olabildiğiniz..

Ben biraz İstanbul’a benzetirim Zarifoğlu şiirini. Zorlayan ama vazgeçilemeyen. Güzelliğinde de çilesinde de çaresiz bırakan. Her taşın altında bir hayret, her tepede ayrı bir medeniyet, kıyısında umman. Kasabalı ve köylü kimliğimiz, dudak bükerek izlesek de Türk filmlerine olan akıl ve mantık bağımız, tekdüzeliğimiz, her şeyin sathında duruşumuz, azı karar-çoğu zarar felsefemiz, kolaycılığımız, köşedönmeci psikolojimiz, bilimsel çalışmalarda intihale ve gözboyamaya yatkın karakterimizdir bizi bu şiirden alıkoyan. Hayat karşısında esaslı bir duruşa cesareti olmayanlar, dibe vurmayı ve zirveye çıkmayı göze alamayanlar bu şiirden nasibini alamayacaktır elbet. Ve tüm bunları göze alabilen bir şair. Ve onun şiiri böyle olabilirdi ancak.

Her şey ortada. Taşın içindeki böcek misali, inanırsanız çatlayacak taş. Haznedar gitti (zarif prens de); son atını size bırakarak. Hazine sizin. Haberler ve işaretler açık. Cesareti olanlara HODRİ MEYDAN !

serpil özçeşmeci