::: Z a r i f o ğ l u --O k u m a l a r ı --1- --A ğ a ç l a r :::
     

 

 

 

Yıllardır Zarifoğlu şiirini okur dururum. Bazen bu şiirlerde ne bulduğumu bilmeden okurum Kimi mısraları çarparken beni, kimi -hatta çoğu- mısraların ne diye kullanıldığını düşünemem bile.

Elbette biliyorum “şiir anlaşılmak için değil hissetmek içindir”, ama bu hissettiricilik illa da romantik olmak zorunda değildir. Bunu söylerken “Zarifoğlu’nun şiiri anlaşılmazdır” genel yargısını tekrarlamak istemiyorum elbette. Sadece bazı dizeleri hissedemediğimi ifade etmeye çalışıyorum, ifade ve itiraf...

Bir çok okur böyle itiraflara yanaşmaz. Bir şeylerin kaybedileceği düşünülür herhalde. Oysa birbirimizi kandırmaya gerek yok. Zarifoğlu hayranlarından pek çoğu onun bir iki şiirinden başkasını bilmiyor. İyice bir okuma zahmetine de girişilmiyor.  

İşte bu yazılarda Zarifoğlu şiirinin bana hissettirdiklerini yazmak istiyorum; böylece hissedemediklerimi de önüme dökmek... Hangi şiirinden başlasam bilemiyorum doğrusu. Aklıma ilkin Ağaçlar geliyor. Ağaçlar  öznel bir ifadeyle söyleyeyim okuması da dinlemesi de zevkli bir şiir.

Ellerimin önündeki dallar da
Sarıldı yaprağa

Şair kendisi de tutmuş yaprakları veya sarılmış onlara. Belki de bahar gelmiş; şair “Göremiyorum karşı  yamacı” diyor 3. mısrada. İşte şiir başlıyor. Bu üç mısra bir girişti:

Erken mi yoldayım
Ben mi geciktim
Yoksa ben mi geciktim

Mısra kurgusu, soru, tedirginlik ve bahara gecikmişlik, bahara yani hayata gecikmişlik hissi okuru da etkisi altına alarak, bir nevi okurun “ben”ini şiirdeki “ben” ile aynileştirerek şiir ile kuşatılıvermemize sebep oluyor. Dikkat! Bu daha şiirin başında oluyor.

Önümüzde bir de çınar yükseliyor
Her gece atlılar geliyor ona
Destan söyleşip gidiyorlar
Esmerlikleri
Tutuşup kuruyan dudakları kalıyor sabaha

Bir medeniyet heyecanı, bir medeniyetin kapısında hayran durmak herhalde böyle anlatılır ve fazlasını açmak herhalde güzelliği, yalınlığı bozmak olur. Zaten şair medeniyet ile ilgili bir yazı yazsaydı uzun uzun yazardı bir şeyler herhalde. Ama bu beş mısra yetiyor bize.

Bir de bu beş mısrada sufi bir yan hissediyorum. Sanki şöyle bir şeydir: Bir dergaha gider insanlar. Vakit gecedir. Dillerin gönüllerin pası gideriliyor. Yangından dudaklar kuruyuveriyor.

Dostum / üşüyorum dedin / Üşüme
Korkuyorum dedin / Korkma / Kaçıyorum / Kaçma
Urperiyorum düşünceden /Ürper

Ürpermeyen biriyle niye dost olalım ki? Ürpermek vicdani bir tepki, bizi insan oluşa çeken bir tepkidir. Ne mutlu ürperebilenlere.

Sabah trafik / çınara kim bakar

Gündelik hayat bize “hayatımızı” unutturuyor mu ne? Sen bakmasan da şair bakıyor asli “hayat”a.

Kim geçer dallarından
Bahar mı geliyor / Komşunun balkonunda
Çamaşırlar rengarenk
Kızlar göğüslerini / Baharın ağacına
İlk açan çiçeğine / Dayadılar

Bahar, çiçek, kızlar, renkler, ağaçlar... yadsınmıyor tabiatın hiçbir varlığı. Yine Zarifoğlu Zahmet Vakti şiirinde der ya:

Bilene / çamur çamur olarak
Tekme tekme olarak

...

Sevgilinin elinden bağış ve kefaret
Bilindi.

İşte aynı bakış, (basiret mi demeli, zengin bakış, derin bakış mı?!) burada da var. Tabiat seküler değildir, olamaz. Bunun çıldırtıcı güzelliğini hayretle tadarak söylemek zorunda kalışın şiiridir Zarifoğlu’nun şiiri.

Şiir bu bakışla devam ediyor:
Arılarla erkekler boğuşuyor
Arılarla uçan bütün çiçeklerle
Ayaklarında taşınan tozlarla
Akıyorlar alıp götürülürken
Yaprakevlerin içindeki dişiliklere

Cinsellik bir problem değildir Zarifoğlu’nda, yasak bölge değildir ve söylerken güzel söylüyor.

Dostum geç kaldın
Güneş ne gün doğacaksa
Söylediler duymadın geç kaldın
Otur ağla sonra soframda doy
Ekmek tut zeytin tat

Gecikmenin telafisinde “ağlama” (gene vicdan!) büyük yer tutuyor. Ağlayabilmek kolay iş midir bu çağda!? Müthiş severim şairin “otur ağla” deyişini. Şiirin kalbi sanki burası gibidir. Sonraki mısralarsa kalbin atışları. Öyle kalp atışlarıdır ki bunlar bir savaşçının kalp atışları gibidir sanki:

Açlığını eğlerken sen
Bak nasıl ayçağın erleri
Savaşarak ve devirleri aşarak geldiler
Karanlığı karaladılar yolları tuttular
At tepmedeler

Ayçağın erleri: Ay çağı; hilal çağı: kaynağı Asr-ı Saadet olan erler mi yoksa söz konusu edilen?

Ne de güzel gelirler hissedebilene... ve ne yaman aşk eridir onlar...

Bak nasıl savaşı bindiler
Gece çınara gelip söyleşip
Kelime ettiler söz bilediler
Zorun yamanını kolayladılar
Ve bize düşen şudur:
Sahip olun taşa demire
Aleve
Küle

Sahip olabildik mi acaba?

 

m. asım gültekin
asimgultekin@hotmail.com