.... .
:::...::: SANATÇININ KİŞİLİK VE SORUMLULUK BOYUTLARI ::...:::
 

                                                           "Bir şair olmak isterdim
                                                            İslâm haritasında..."
                                                                      Cahit Zarifoğlu

         Cahit Zarifoğlu'nun son şiir kitabı "Korku ve Yakarış" da  "Satır" başlıklı şiiri yukarıdaki mısralarla başlamaktadır. Bu mısralardan yola çıkıldığında ise Müslüman bir sanatçının şiire daha da önemlisi insan olarak dünyada bulunuşumuza nasıl bir anlam, nasıl bir misyon yüklediği açıkça anlaşılır. Özellikle bütün dikkatli yaklaşımlara rağmen sanatın kimi şair ve yazarlarımızca hâlâ inancımızdan, Müslüman kişiliğimizden şu veya bu ölçüde soyutlanarak ele alınmaya devam edildiği günümüz sanat ortamında, yukarıda sözünü ettiğimiz mısraların işaret ettiği tavır daha özel bir anlam ve önem kazanmaktadır.

         Ben, gerek bu mısralarda belirtilen bu tavrı, gerekse Zarifoğlu'nun diğer şiir ve yazılarından çıkarabilecek sanatçının misyonuyla ilgili düşüncelerini mümince bir sorumluluk ödevinin kapsamı içinde düşünülmesi ve değerlendirilmesi gerektiği inancındayım. Bu yazıda onun diğer ürünlerinden bu bağlamda çıkarılabilecek sonuçları bir yana bırakarak bana yazmış olduğu birkaç mektuptaki kimi ifadelerden ve kendisiyle yapılmış bir konuşmadan yola çıkarak açıklamak düşüncesindeyim.

         Dostluğa uzanan ilk eller

         Henüz hiç tanımadığınız ama tanımak, aralarına girmek istediğiniz bir çevrede size uzanan ilk dost elinin yüreğinizi ısıtan sıcaklığını, içinize taşıdığı güven ve cesaret duygusunu elbette düşünmüş ve bu eli hep saygıyla anmışsınızdır. Yıl 1979... Mavera ilk çıkışından bu yana bir hayli yol almış, islâmî edebiyatın en yaygın ve en etkili sesi durumunda... Oldukça geniş bir yazar ve okuyucu kesiminin ilgisine muhatap olmuş bu derginin elde ettiği bu sonuçta Zarifoğlu'nun özel bir payı var. Ki bu sonuç, bir anlamda sanatçının sorumluluk boyutlarının olumlu sonuçlarıyla  da doğrudan ilgili. Edebiyat dünyamıza yeni yazarlar, şairler kazandırmak gibi bir amaç belirleyen, okuyucularıyla daha yakın bir diyalağu gerçekleştirmeyi hedefleyen   bu sayfaların yükü Zarifoğlu'nun omuzunda. Gelen yüzlerce mektuba cevap verebilmenin, onların ekinde gönderilen şiirleri, yazıları değerlendirebilmenin ne kadar güç bir iş olduğu ortadadır. Fakat burada onca yorgunluğu göğüslemede Zarifoğlu'yla ilgili özel bir durum bence dikkate değer. O da şudur kanaatime göre. Okuyucuyu, yazar ve şair adayını mümince bir sorumluluk gereği ciddiye almak, yapılan faaliyetin üç beş sanatseverin meselesi değil de hepimizin meselesi olduğunu vurgulamak. Sanatçının sesini, kendilerine yayın olayını bir faaliyet alanı olarak seçmiş olanların eserlerini diğer insanlarla buluşturabilmek. Nitekim Zarifoğul, sadeve eleştiriler yazmıyordu cevaplarında. Okuyucuyu daha yakından tanıma ilgisi, dergi faaliyetini onların da hayatlarına katma  gayreti, kısacası onlarla bütünleşebilme tavrı çok önemliydi. Bu cevaplara muhatap olan hemen herkes şu veya bu şekilde ondan nasibini aldı. Bu yolla bir sanatçının dünyasının tanımanın yanında birlikteliği, paylaşmayı, ortak tavır almayı öğrendi. Bu sayfaların eğitici bir rolü olduğu da muhakkaktır. Nitekim davranış ve tavır planının dışında yeni isimler de kazandırıldı edebiyatımıza. Daha sonra aynı gayret, gazete sayfalarında ve son olarak da Kadın ve Aile dergisinin sayfalarında sergilendi. Zarifoğlu'nun söylediği sözün mahiyeti elbette önemliydi. Fakat sözün sonuçları Yunusca düşünüldüğünde  Zarifoğlu'nun nasıl müthiş bir sorumluluk örneği verdiğini görmezlikten gelemeyiz. Olay, bununla da bitmiyor, pek çok kişiye de özel cevaplar veriyordu. Kısa süreli de olsa bu cevaplara muhatap olanlardan birisi de bendim. Ve bana uzanan bu sıcak eli her zaman saygı ve minnetle anıyorum.

         Hep bir edep tavrı üzereydi

         Cahit Zarifoğlu'nun "zarif" bir insan olarak "edep" tavrını nasıl titizlikle koruyup kolladığını kendisini yakından tanıyanların anlattıklarından biliyorum. Ben, ne yazık ki Mavera ile olan şu kadar yıllık beraberliğime rağmen kendisini şahsen tanıyamadım. Dolayısıyla bu konuya da mektuplarından hareketle açıklık getirmeye çalışacağım.

         Sanatçı olmak, mutlak manada hiç kimseyi ayrıcalıklı bir duruma getirmez. Fakat böyle bir tehlikeli durumun pek çok kişiyi çemberine aldığını da söylemeliyiz. Oysa Rabbimizin koyduğu ölçülere bağlılıktır kişiye bir değer kazandıracak olan şey. Sanatçı için olsa olsa şunu söyleyebiliriz. Kendisine verilen yazma yeteneğiyle daha bir sorumlu olması gereken kişi.. Alkışlar ne kadar sanatçının ayağını yerden kesmek istese de gerçek sanatçı, hep mümin oluşu gerçeğini ön planda tutarak aldanmaz böyle tuzaklara. Ve ona yakışan hep mütevazilik hep bir edep tavrı üzerinde olmaktır. Kendisine bahşedilen yazma nimetini Rabbin çizdiği sınırlar içinde kullanmaktır.

         Zarifoğlu'na şiirlerimi ilk gönderişimde onun oldukça sıcak ve yakın ilgisine muhatap olmuştum. Rabbim! Bu sıcaklık ne kadar da önemliydi. Hiç tanımadığınız birisinin buram buram içtenlik kokan ifadeleri... Zarifoğlu, elbette büyük bir şairdi. Benim durumumda olanları da korkutan buydu işte. Ama o, korkularımızı mütevazilik kepengine sarınarak serinletmeyi bilen insandı. İki de bir hepimizin eleştiriye ihtiyacı olduğunu bu eleştirilerin sanattan anlayan birisi tarafından yapılması gerektiğini yazıyordu mektuplarında. İnsan olarak ulaşılmazlık katlarında size tepeden bakan birisi değildi. Üstelik o karmaşık, zor okunan yazısıyla -bu durumu gazetecilik yapmasına bağlıyordu- sizinle aynı düzlemde konuşuyor, hep "arkadaş" diyor, kibirden, bilgili görünmekten uzak kalmaya özen gösteriyordu. Daha sonraları ise gençlerle genç olmayı bildiği kadar çocuklarla da çocuk olmayı bildiğini de gösterdi. Yazdığı her çocuk şiiri, bizim yüreğimize taşıdığı aydınlığı onların yüreklerine de taşıdı. Pek çok kişide görebileceğimiz "büyük sanatçı" kaprisinin zerresini taşımadı içinde. Sesini ulaştırabildiği, sesine ulaşabildiği her dergide her seviyedeki insana hitap etti. Tabi ki bu tavır da "önce sanat" demek yerine "önce dostluk ve kardeşlik" demenin bir ifadesiydi. Müminler karşısında merhametli, masamahakâr, mütevazi ve muhabbetli olmanın bir sonucuydu.

         Ve Afganistan

         Mavera'nın geleceğe kalacak, yüzünü ağartacak onur sayfalarının başında bence Afganistan'la ilgili olanlar gelir. Ki bu durum da büyük ölçüde Zarifoğlu'nun eseridir. Yine ayrıca bu durum Zarifoğlu'nun sanatçı olarak açıklamaya çalıştığım sorumluluk boyutlarının önemli bir parçasıdır.

         Sanatın, şiirin, hikayenin garip bir geleneği kurulmuştu. Buna göre daha çok bireysel ve yerel plandaydı işlenen konular. Bu olumsuzluğu aşanlar, aşmaya çalışanlar da yok değildi. Fakat gerek bunların, gerekse "hikmetinden sual olunmaz" sanat çalışmaları içerisinde bulunanların yanında olumlu bir örneği yine Zarifoğlu koydu önümüze. İnanmış yüreği Afganlı'nın, Filistinli"nin, Hamalı'nın acısını duymakta gecikmedi. Bu konularda yazdıklarının hiç birisi de ısmarlama şiirler değildi. İdeolojik bir söylemden de uzaktılar. Her biri onun şair kişiliğinin birer sonucuydu. Ve Afganistan birden onun gayretleriyle edebiyatımıza girdi. Sonra bu çaba derginin bütünüyle üstlendiği ve diğer dergilere de ulaşan bir çabaya dönüştü. "Afganistan Özel Sayısı" yayımlandı. Bu sayı, şu açıdan önemliydi. Pek çok sanatçı o günlerde bu tür şiirleri sanatçılıkla bağdaştırmakta güçlük çekmekteydi. Nitekim özel sayının çıkışından önce yazdığı bir mektupta bu olumsuz tavra Zarifoğlu da işaret ediyor ve şöyle diyordu: "....Ocak sayımız Afganistan Sayısı olacak. Yazar arkadaşlarımız bu sayıyla kendilerinin bir ilgisi olmadığı havasındalar. Bizse bütün arkadaşlarımızı onunla ilgili kabul ediyoruz. Şairlerimizi de denemecilerimizi de. Sanata aykırı bir şey değil bence..."  Yine kendisiyle yapılan bir konuşmada şunları söylüyordu aynı konu için : "Afganistan şiirleri yazdım. Hama diye bir şiir yazdım. Bunları ben yazmayacaktım da kim yazacaktı? Ardından Mavera ekibinin Afganistana gidişi, Meral Maruf'un keşfi ve onun dilinden Afganistan... Böylece hepimiz kendimizi daha da genişleyen bir dünya içinde bulduk. Bize bu dünyayı bir sanatçı sunmuşsa bunun üzerinde, sanatın ve sanatçının sorumluluk boyutları üzerinde düşünmek gerek. Zarifoğlu'nun bu tavırları pek çok kişinin düşünme ufkunu geliştirdiği gibi, sanatçı ufuklarını da genişletmişti. Bütün bir yeryüzü müstezaflarının, müminlerinin dili olmayı başarmak... Sanatçılara bunu öğretti Zarifoğlu.

         Özlediği ufuklar

         "Geniş bir sofra" diyordu Mavera'nın sayfaları için. Dergide ürünleri ilk defa yayımlananlar için de "soframıza yeni katılan arkadaşlar" diye ifadelendiriyordu bu durumu. Hiç kuşkusuz büyük ölçüde kendi eseri olan bu durum, özlediği sanat ufkuna ulaşmaya çalışmanın hoş sevincini de yaşatıyordu ona. Edebiyatımızda o günlerde var olan, geçerli olan telakkileri yanlış ve yetersiz buluyordu bence. Özlediği sanat ufku çok daha farklıydı. Mevcut ürünlerin islamiliği konusunda endişeleri vardı. Hatta kendi ürünleri için bile.. Yine bir mektubunda bana şunları yazmıştı. " Batıdan alınma kalıplarla az çok yerli içeriklerle yaptığımız sanat çalışmaları ne kadar islâmî? Bazı şeylerin üzerine gitmek ve geliştirmek, bazı şeylerden kaçınmak gibi prensipler edinmek ve sanat verimlerini o çizgiler içinde kollamak gereğini düşünüyoruz bu günlerde... Bizim nesil için varılacak prensipleri uygulama, gerçekleştirme zamanı gerilerde kalmış, vakit geçmiş yahut çok azalmış olabilir. On iki yılın alışkanlıklarını iptal etmek kolay değildir. Ama sizler bir şeyler yapabilirsiniz. Talihiniz de var. Zira bakın sizi uyaran birileri bulunuyor..." Tabi ki bu durumun "olsun" denilmekle olmayacağının bilincindeydi. Yine kendisiyle yapılan bir konuşmada belirtildiği gibi "olayın şair kişiliğine dönüşmesi" gerekirdi, Bu da her şeyden önce sanat probleminden önce mümin olma problemini halletmekle ilgiliydi ve dikkatimiz daha çok bu yöne çekiliyordu.

         Sonuç yerine

         Zarifoğlu'yla ilgili, sanatçının kişilik ve sorumluluk boyutlarıyla ilgili, onun yazdıklarından, söylediklerinden de yola çıkarak söylenecek daha pek çok söz var. Eserlerinin dışında kendisini yakından tanıyanların gözlem ve bilgileri de büyük bir imkan olarak ortada. Sanırım o, monoğrafisine ihtiyaç duyacağımız sanatçılarımızdan birisidir. Sözün burasında kendisini yakından tanıyanlara  bu sorumluluklarını da hatırlatmak gerekiyor. Onun parça parça ifade ettiği görüşler sistematik bir çabayla bütünleşirse "İslâmî edebiyatın biçimi, muhtevası, teoriği,pratiği..." hakkında hepimizin işine yarayacak bilgilere ulaşabiliriz. Tek başına "Okuyucularla" bölümünde yaptığı değrlendirmeler ve bu konularda ileri sürdüğü görüşler önemli birer imkandır. Şimdilik altını çizmeye çalıştığım husus, onun hem inasn, hem sanatçı olarak ortaya koyduğu tavrın iyice anlaşılması ve araştırılması meselesidir.

Notlar:

  1. Karku ve yakarış, Cahit Zarifoğlu, akabe y, 1985 ist.
  2. Zarifoğluyla bir konuşma hilal dergisi sayı 83
  3. Çeşitli tarihlerde yazılmış mektupları
Mustafa ÖZÇELİK
musozcelik@hotmail.com