....
::..::: K o n u ş m a l a r ::..:::

"... Ne hikmettir bilinmez, ben genç kuşağın yayınlanmış şiirlerinden  çok yayınlanmamış şiirleriyle ilgilendim hep. Lütfen bu söylediklerimi ciddiye alın. Espiri olsun diye söylemedim. Kendim içinde öyle çıkacak şiirlere bakıyorum..."

M. Ruhi Şirin - Nasıl başladınız ?

Cahit Zarifoğlu - Durup dururken, şiirle ilgili bir ilk anım yok. Herhangi bir olay olmadı. Çocuklar ellerine geçen herşeyi, bozulacağını, kırılacağını, patlayacağını hesaba katmadan kurcalamaya başlarlar. Öyle başladı ve ilkindeki gibi devam ediyor. Açılacak bir kutunun, sökülecek bir saatin  parçaları sayılıdır ve biter. Ve çocuk son parçayı sökünceye kadar  uğraşır. Burada da bir son parça var: son nefes ...

                                                                                                   Konuşmalar s.46

:::...:::::::...::::

M.Akif İnan - Şiiri sever misiniz ?

C.Z - Bir şaire sorulur mu, demiyeceğim. Belki  de bu soruyu en çok şairlere sormak lazım. Orkestranın birinde çalan bir kemancı varmış. Yüzü hep asıkmış. Aradan çok uzun yıllar geçmiş. Nihayet şefleri bu adamı birinci kemancı yapmış. Fakat adamın yüzünün asıklığı hep dikkatini çekermiş. Sormuş; "artık birinci kemancı da oldun, ama yüzün hep asık. Acaba niçin?" Adam sıkılarak: "Efendim, demiş, bendeniz  müziği pek sevmem de..."
Şiiri sevmeden birinci sınıf şair olmak mümkün  olmasa gerek .

                                                                                                    Konuşmalar.s.94
:::...:::::::...:::: 

Edip Gönenç - Şiirin şair için vaz geçilmez olduğu söyleniyor. Bu tutkuyu, bu vazgeçilmezliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Şiirin olmadığı bir hayatı göze almanız istense anlaşma masasına oturur musunuz?

C.Z - Mesala şairin içinden gelse böyle bir istek. Artık şiir yazmayayım diye.
Bilmiyorum şiir bir tutku mudur? Bir mecburiyet midir ? Rilke genç bir şaire öyle demiş: "İçine sor, yazmaya mecbur muyum, diye. Eğer öyleyse siz şairsiniz." Böyle bir şey heralde tereddüdü olanlar için. Nasıl başladığını, niçin başladığını bilmeden yazan ve böyle çeyrek asır geçiren biri ne demeli. Niçin şiir yazdın diye soracaklar, oda mecburdum diyecek. Kendi kendime soruyorum, niçin yazdım, bilmem. Peki yazacak mısın? Galiba. Bu defa neden ? Bilmem. Ama dikkat ederseniz bütün bu bilmemler o gizli mecburiyetle birleşiveriyor. Bu karmaşık görünüşlü dialogla o mecburiyetin öyle kesin ve bilinçli olmadığını söylemek istiyor olmalıyım. Sorumluluk diye tutturduğumuz şey de burayla iniltili. O muğlak ama mevcut zorunluluğu. Şiir yazmadan yaşamaya gelince mümkün. Hastalıkların çocukların huylarını değiştirmesi gibi, bir ticari  hayata, politikaya atılmak gibidir, saha değiştirmekle şiir de kalabilir. Unutulabilir. İlkin iyi şiirler ortaya koymuş, kitap yayınlamış, sonrada manasız bir hayata dalmış insanlar az mı? Bir de daha anlamlı bir hayata başlayıp şiiri aşmış olmak var. Sevilen, bağlanılan, teslim olunan biri, sen yazma, konuş ya da  sus diyebilir. İşte o emir güzeldir, uyulur.                                                                                                                                     Konuşmalar.s.39-40
 

Edib Gönenç - Bir şair olarak sorumluluk çevrenizi belirlenmeniz istense neler dersiniz?

C.Z.- Her insanın bir sorumluluk çevresi var. Mafia babaları dahil. Eh, bir şairin de olacak böyle bir duygusu. Ancak şairlikle ilgili bir sorumluluğu derinlemesine anlamış idrak etmiş değilim. Kendimi bildim bileli şiir yazıyorum. Baş işim olarak. Ancak çok tabii bir işleyişle. Belli düşüncelerle etrafını çevirerek bir yerlere yönlendirerek değil. Buna rağmen bir sorumluluk vardır. Kendiliğinden. Bunu da eğilimlerimiz, dünyaya bakışımız belirliyor. Ancak şahsen bu belirmenin bir filitreden, bir süzgeçten ibaret olduğunu söylemeliyim. Yani doğrudan şiire müdahaleleri yoktur. Aksi halde şiir tehlikeye girer. Şiir bildiriye dönüşür.

E.G.- Sanatkarlrın ürünleri olduğu kadar  kendileri ve çalışma yöntemleri  de bir ilgi sahası
oluşturmaktadır. Nasıl çalışyor ve yazıyorsunuz?

C.Z - Eskiden böyle soruları nasıl ilham geliyor diye sorarlardı. Şimdi  avlanmak gibi çok ilgisiz bir kelimeyle soruyorlar. Demek ki kafalarda avcılıkla, ziraatle, ticaretle gitgide mesafenin kapandığı düşünülüyor. Bence ilham önemlıdir. Ama onun gelmesini beklemem. Çağıırırım. Daha doğrusu  onu ele geçirmiş gibiyim. Şiiri başka şeylere indirgemekte, başka bir şeyle onu açıklamakta fayda yok. Az önce şirimde ideolojik unsurlar olduğunu söylemiştiniz. Sanırım bunu kendimi zorlayarak yaptığımı düşünüyorsunuz. Öyle değil. Sanatkarın çağının insanı olması ile, sanatı birtakım ideolejilere alet etmeyi  birbirine karıştırmamalı. Afganistan şiirleri yazdım. Hama diye bir şiir yazdım. Bunları ben yazmayacaktım da kim yazacaktı? Bazılarının zannetiği gibi  bunlar sırf bildiri sunmak için yazılmadı. Bu olay benim şair
kişilğimde şiire dönüştü. Siz herhalde Balzak gibi kafama sargılar doladığımı, bir  dağ evine çekilmek evden kaçmak gibi şeylerimi öğrenmek isterdiniz. Böyle alışkanlıklarım yok.
 

                                                                                                Konuşmalar.s.39-40
 

E.G.- Sizden sonraki kuşakla ilginiz nedir? İzliyor musunuz onları. Dergi çalışması açısından değil, bir sanat konusu olarak genç  kuşakların çalışmasını nasıl buluyorsunuz ?

C.Z- Ne hikmettir bilinmez, ben genç kuşağın yayınlanmış şiirlerinden  çok yayınlanmamış şiirleriyle ilgilendim hep. Lütfen bu söylediklerimi ciddiye alın. Espiri olsun diye söylemedim. Kendim içinde öyle çıkacak şiirlere bakıyorum. İleriye bir  temenni, bir bekleyiş bu. Bunun dışında biraz önce genel olarak  şiir okuyamadığımı söylemiştim. Gençlerin şiirleri içinde aynı şey söz konusu. Ama özellikle onlara dönük bir olay değil bu. Buna rağmen, size tuhaf gelecek, onların neler yazdıklarını da biliyorum.

                                                                                                    Konuşmalar .s.43
 

:::...:::::::...::::

M. Akif İnan - İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller'den sonra, yakınlarda Korku ve Yakarış adını taşıyan bir şiir kitabınız daha yayınladı, Kitaplarınıza ilgi çekici isimler koyuyorsunuz . Bu son kitabınızın adıyla ilgili açıklama yapar mısınız?

C.Z-Şiir kitaplarımın isimlerine sırayla bakarak gerçekten özel bir serüvene tanık olmak mümkün. İşaret çocukları bir bakıma işaret edilen, gösterilen, seçilen çocuklardır. Bunlarda birtakım manevi yetenekler vardır. Bunlar büyürler "Güzel adam" olurlar. "Yedi Güzel Adam" başlıklı kitapve içinde yer alan şiirler, bu güzel adamları anlatır, Fakat bunlar adeta dünyevi, maddi bir mücadele içindedirler. Evet bir mücadele içindedirler. Soylubir davanın kavgasını yaparlar. İçlerindeki soyluluk, manevi güç bu kitapta daha çok irilik, adele kuvveti, şecaat şeklinde belirginleşir. Öfkeli adamlardır bunlar. İri gövdelerine, rüzgarlı başlarına rağmen ipince bir yürekleri vardır. Hassastırlar Aşık olurlar. Sevgilileri, anlatılan bu atmosfer içerisinde biraz belirsizdir. İyi gören gözler bu şiirleri okuduğunda sevgilinin zaman zaman bir kadın zamansa manevi bir özellik olduğunu görür. Davadır sevilen. Uğruna mücadele edilen şey: İslami bir öz. Ama henüz yola koyulmamıştırlar. Bir anlamda kabukta seyrederler. Ve işte bu"Yedi Güzel Adam"kitabından sonra "Menziller" gelir. Bu güzel adamlar belli bir menzile doğru yola koyulurlar. AllahvePeygamber sevgilsi, dünya ihmal edilmeden ön plana çıkmaya başlar. Ve tasavvufi algılama daha netleşir. İşte son kitabımız olan "Korku veYakarış" menzile doğru yol alan  güzel insanların, bu müminlerin vardıkları bir makamdır. Korku ve Yakarış makamı. İslami deyimiyle "Havf ü Reca" makamı. Bütün müminler bu makamda bulunurlar. Korkarlar Allah'tan ama aynı zamanda umarlar. Beklerler. Allah'ın af ve merhametini, lütuf ve keremini beklerler.

                                                                                                    Konuşmalar .s.90

 M. Akif İnan -Şiirlerinize duyulan ilgiden memnun musunuz ?

C.Z - Memnunum. Daha fazlasını da beklemiyorum. Şiirimin okuyucularını tanıyorum. Vasıflı  okuyucu kitlesidir bu. Yoksa ,özellikle başlangıçtaki  "Anlaşılmıyor" ısrarları moralimi bozabilirdi. Bu konuda bir şeye işaret etmeden geçemiyeceğim. Belki bize öykünen bazı  şairler  gerçekten anlamsız şiiirler yazdılar ve yazıyorlar. Onlara anlamsızlığı benimsemelerini tavsiye etmem. Zor anlaşılılıkla, zor şiirle gerçekten anlaşılmaz abuk sabuk, hatta anlamsız olsun diye zorlanmış şiirler farklı şeylerdir. Şiirin ayağı yere basmalı diyorum, şimdilerde. Şairlere, yeni yeni şiire koyulanlara anlaşılır olmalarını salık veririm. Şiirin  sırrını aynı zamanda anlaşılır olmanın içinde yakalamaya çalışsınlar. Keşke ben  de en başta bunu yapabilseydim. Ah bu anlaşılmak konusu ne kadar geniş ve ilgi çekici. Bir Yunus Emre olmak isterdim. Herkes anlar onun şiirini. Bir okuma yazma bilmez, eğitim görmemiş köylü de, bir velî de. Onların hepsine birşey anlatır. Görünşte, ön planda basit bir yakarış, bir  arz vardır. Bunun altı ise derinde de derindir. Herkes nasibi miktarıncayı eşeler, anlar, yararlanır. Onun için bu özellik yüksek şiir gücüyle birleşince milyonlar asırlardır sevegelmişlerdir, okuyagelmişlerdir onu.
 

                                                                                                    Konuşmalar. s.94
 

:::...:::::::...::::

Mahmut  Kılıç - Çocuk sahibi olmasaydınız yine de yazar mıydınız  çocuk kitapları, masalları...?

C.Z. - Sanırım geç de olsa aklıma gelirdi  bu. Çocukları nasıl desem, taa çocukluğumdan beri severim ben. Hile hurda, yalan dolan  çok mu  tedirgin ederdi beni ? Başka bir sebebi mi vardı? Çocukların saf ve günahsız hallerine hayranlık duyardım. Toplardım çocukları başıma  ve onlara o anda imal edilmiş "dünyanın" en aktüel masallarını anlatırdım. Hele kahramanlarını da orada bulunan  çocuklardan seçer onların özelliklerini seçerseniz çok ilginç olur. Hem  onlar için hem anlatan için.

:::...:::::::...::::

M.K.- Çocuk kitapları üretmek için sizde bir birikim vardı diyebılır miyiz ?

C.Z - Tamamiyle öyle. Çocuklarla dostluk aslında bir kaçıştı benim için. Sanırım realite, iş hayatındaki, daha da çok politik hayattaki acılıklar, acımasızlıklar, bağnazlıklar, iş hayatındaki yolsuzluklar, şunlar bunlardan hep ürktüm. Hep o bozulmadan biryerlerde durduğunu
vehmettiğim safiyeti, Peygamberimiz (s.a.s )'in müminlere ve tüm insanlara  emrettiği hasletleri, gözüpekliği, doğruluğu, inceliği bulmaya çalıştım. Onun özünü bulmak istedim. Böyle belki gözü kapalı, gerçek dışı bir çalışmayla. Sanırım olmadı, anlatamadım. Bozulan dünya, hatta o zaman biz çocuklar arasındaki samimiyetsizlik, laubalikler, zevksizlikler, kabalık düşmanlıklar, düşmanlık duyguları gibi vakıalar beni korkunç tedirgin ederdi. Sanki hepimiz dünyaya getirilmiş ve sokaklara atılmıştık. Başımızda bir veli yoktu eğitimimiz sokağın
ve okulun eline bırakılmıştı. İkisi de ruhumuza bir yücelik katmıyordu. Oyunlar, cahil, görgüsüz, aşağılık duygularla büyüyorduk .

                                                                                            Konuşmalar.s.58

:::...:::::::...::::

Konuşmalar
:::...:::.....::::
1986- Ferman Karaçam söyleşisi
:::...:::.....::::
1982- Edip Gönenç söyleşisi
:::...:::.....::::